Anasayfa / Edebiyat / MEVLANA

MEVLANA

Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana  Horasan’ın Belh şehrinde 1207 tarihinde doğmuştur. Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, Harzem Moğol saldırısına uğramazdan kısa bir süre önce 1212 yılında, ailesi ile birlikte Belh’ten ayrılmıştır. Bahaeddin Veled ve ailesi önce İran’a gelmiş burada ünlü mutasavvıf Attap’la görüşmüş, daha sonra Hicaz’a, oradan da Şam yoluyla Anadolu’ya gelmiştir. Aile, Anadolu’nun değişik yerlerinde kısa süreli kalışlardan sonra eski adı Larende olan Karaman’a gelerek bir süre burada yaşamış, I22l’de de Selçuklu Sultanı Alaaddin’in daveti üzerine Konya’ya gelerek yerleşmiştir. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Konya’da medrese hocalığı yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahaeddin Veled 1230 yılında Konya’da ölmüştür. Daha sonra, Bahaeddin Veled’in öğrencisi Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tırmizi, Mevlana’nın hocalığını yapmıştır. Burhaneddin Muhakkik Konya’da bulunduğu süre içinde, Mevlana’ya tasavvuf bilgilenin öğretmiş, onun düşünce dünyasının biçimlenmesinde etkili olmuştu. Seyyid Burhaneddin’in ölümünden sonra ise Mevlana’nın içine kapanarak, çevresinden kopmaya başladığını gene kaynaklardan öğreniyoruz. Mevlana’nın bu kendi içine dönük olarak yalnız kalmayı tercih ettiği dönem 1244 yılma kadar sürmüştür. 1244 tarihi Mevlana’nın hayatında bir dönüm noktasıdır. Çünkü, anılan tarihi» Mevlana, Konya’ya gelen Şems-i Tebrizi ile tanışır.

Şems-i Tebrizi’nin etkisinde kalarak onu yanından ayırmayan Mevlana’da gerçek mistik ruhun oluşması, Şems ile olan derin dostluğun sonuncunda ortaya çıkmıştır. Ancak, yalnızca Şems’in varlığı ve dostluğuyla yetinen Mevlana’nın bu tutumu bir süre sonra halkın tepkisine yol açar. Nitekim, Mevlana’nın çevresindekilerin kıskançlığı sonucu Şems-i Tebrizi ortadan kaybolur. Böylece, Mevlana’nın mutasavvıf kimliğini ve edebi kişiliğini kazanmasında büyük payı olan Şems-i Tebrizi ile Mevlana arasındaki derin dostluk da son bulur. Şems’in ortadan kaybolmasından sonra büyük bir üzüntüye kapılmış olan Mevlana’nın, onun ayrılığı üzerine esas edebi kişiliğini ortaya koyan lirik şiirlerini yazdığı kaynakların verdiği bilgiler arasındadır. Şems’ten aldığı ruhla yazdığı şiirlerini Divan’ında toplayan Mevlana, Divan’daki gazellerinde bazen "Şems", bazen de "Hamuş" mahlasını kullanmıştır. Divan-ı Kebir adıyla yaygın olarak tanınan Divan ise Şemsü’l-Hakayık diye de bilinir. Gerek Divan’da kullanılmış olan mahlaslardan gerekse Divan’ın adından da anlaşılacağı gibi, Mevlana’nın Divanı’nda Şems-i Tebrizi’nin etkisi önemlidir.

Kaynaklardan öğrenildiğine göre Mevlana, Şems’ten sonra Kuyumcu Selahaddin Zerkub ile arkadaşlık etmiş ve onu kendisine halife seçmiştir. Mevlana ile Selahaddin Zerkub arasında on yıl süren arkadaşlık Selahaddin Zerkub’un ölümüyle son bulmuştur. Daha sonra Mevlana, edebi kişiliğinde önemli yeri olan bir başka insanı, Hüsameddin Çelebi’yi yakın arkadaş edinmiştir. Hüsameddin Çelebi’nin Mevlana’nın edebi kişiliğindeki önemi, ünlü eseri Mesnevi dolayısıyladır. Çünkü Mevlana, İslam dünyasının tanınmış eserlerinden Mesnevi’sini Hüsameddin Çelebi’nin teşvik ve ısrarı üzerine yazmıştır. Anılan eserin ilk on sekiz beyitini kendisi yazan Mevlana, geri kalan hacimli kısmını Hüsameddin Çelebi’ye söylemek suretiyle yazdırmıştır. Böylece yirmi sekiz bin dolayındaki altı ciltlik mesnevi ortaya çıkmıştır. Eser, mesnevi nazım şekliyle yazıldığı için kısaca Mesnevi  adıyla tanınmıştır. Ancak, ünlü eserin asıl adı Mesnevi-i Ma’nevi’dir. Mesnevi-i Şerif de denir, "Hûsameddin Çelebi’nin yakın dost ve halife olarak Mevlana’nın varlığındaki yeri, Mevlana’nın 17 Aralık 1273 tarihinde ölümüne kadar sürmüştür. Mevlana’nın ölüm gecesi düğün gecesi, sevgiliye savuşulan gece anlamına gelen "Şeb-i ‘Arus" olarak bilinir.

 

Eserleri ve Edebi Kişiliği

Mesnevi: Mevlana’nın eserlerinin en ünlüsü ve hacimlisi olan Mesnevi, dini, tasavvufi ve ahlâki yanı ağır basan didaktik bir eserdir. Mesnevi’de işlenen konuların çoğu öğüt verme amacını güder. Konuların işlenişinde, hikâye ve fabllerle konuyu açıklama,, örnekleme, verilmek istenen düşünceyi pekiştirme yolu izlenmiştir. Bütün hikâye ve fabllerin eserde yer alış amacı, eğitici, öğretici olmaktır. Bu nedenle, her hikâye bir öğütle bitirilir. Kıssadan hisse çıkarmaya dayanan bu anlatım tarzı Mevlana’dan önce de var olup, İslami dönemde ilk örneklerine İran edebiyatı mesnevilerinde rastlanmaktadır. Mevlana’nın Mesnevi’sinin Öğretici yanının ağır basması nedeniyle Mesnevi’de çoğu didaktik eserlerde olduğu gibi duygu zenginliği, taşkınlığı yoktur. Aşağıda sözünü edeceğimiz gönül coşkunluğunun, heyecanın ön plana geçtiği Divan-ı Kebirle kıyaslandığında Mesnevi’nin şiir olarak gücü sınırlı kalır. Bu özelliğine karşın Mesnevi değerini ve önemini içerisinde yer verilmiş olan konu ve hikâyelerin çeşitliliğinden, zenginliğinde alır. Eser, başta tasavvuf konusunda verdiği bilgiler olmak üzere, içerisinde bulunan hazinesidir. Nitekim sahip olduğu İslami bilgiler ve kültür zenginliği nedeniyle 15.yüzyılın ünlü mutasavvıfı Molla Cami Mesnevi’ye "Magaz-ı Kur’an" demiştir. Mevlana’nın Mesnevi’si yalnız İslam dünyasında değil Batı ülkelerinde de tanınmış bir eserdir. Gerek Türkçe, gerekse Farsça ve Arapça olarak değişik zamanlarda şerhleri yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendisinden sonra yazılmış, dini-ahlâki konulu birçok eseri etkilemiş, onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevi, aynı zamanda yüzyıllar boyu Mevlevi tekkelerinde okutulmuştur. Bu nedenle eski edebiyatımızdaki etkisi sürekli ve önemlidir.

Divan-ı Kebir: Mevlana’nın ününü sağlayan ikinci manzum eseri Divan ya da yaygın olarak bilinen diğer adıyla Divan-ı Kebir’dir. Diğer eserlerine göre lirizm yanı ağır basan Divan’daki manzumelerinde, Mevlana, daha çok tasavvufi aşkı işlemiştir. Mevlana’nın Şems-i Tebriz’iyle olan yakınlığının anlatıldığı bölümde de belirtildiği gibi, Divan’da Şems’in etkisi belirgindir. Eserde yer alan birçok şiirde Şems, mahlas yerine kullanılmış ve eserin bu özelliğinden dolayı Mevlana Divanı, Divan-ı Şems-i Tebriz ve Şemsü’l-Hakayık adları ile de anılagelmiştir. Hacimli olan Divan-ı Kebir’de değişik nazım şekilleri ile rubailer yer alır.

Fihi Ma Fih: Mevlana’nın sohbetleri sırasında, başta tasavvuf olmak üzere, din, ahlak felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışını söz konusu ettiği konuşmalarından meydana gelmiştir. Diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi, bu eser de sohbetleri sırasında bulunan yakınları tarafından not tutulmak suretiyle ortaya çıkmıştır. Mecalis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının bir araya getirilmesiyle meydana gelmiştir.

Mektubat: Gene Mevlana’nın mensur eserleri arasında yer alan Mektubat ise onun Selçuklu Devleti ileri gelenlerine , dönemin devlet adamlarına, dostlarına yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesi suretiyle eser halini almıştır. Diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi öğüt veren, öğretici yanı ön planda olan bir eserdir.

Mevlana, mensur olanlar da dahil eserlerini genel olarak Farsça yazmıştır. Eserlerinde kullandığı Türkçe kelime ve mısra sayısı sınırlıdır. Ayrıca, Arapça gazelleri, dörtlükleri mısraları da bulunmaktadır. Mevlana’nın nazım ve nesir dilinde Farsça kullanmasının nedenini öncelikle, aile çevresinden başlayarak öğrenimini bu dille görmüş olmasına bağlayabiliriz. Daha doğru bir deyişle, 13. yüzyıl Anadolu’sunda yaşamış ümmetçi anlayışın var olduğu bir dönemin aydını olarak Mevlana’nın çevresinde Farsça edebi dil geleneğinin varlığı, onun Farsça yazmasının nedeni olmalıdır.

Mevlana, yaşadığı dönemde çevresinden büyük ilgi görmüş, dönemin Selçuklu sultanları ile de yakınlık kurmuştur. Kurduğu bu yakınlık, Mevlana’nın toplum üzerinde daha etkili olmasını sağlamış, düşüncelerinin başta çevresinde bulunanlar olmak üzere yayılmasını kolaylaştırmıştır. Öte yandan, özellikle kendinden sonra, adının ve görüşlerinin yaşamasında oğlu Sultan Veled’in etkisi olmuştur. Çünkü, babasının yolunu izleyerek adını sürdüren ve onun düşüncelerinin üzerine Mevlevilik tarikatını kuran Sultan Veled ‘dir.

 Başta şiirleri olmak üzere, Mevlana eserlerinde daha çok tasavvufla ilgili konular üzerinde durur. Bu konular arasında tasavvufun ana noktası olan "vahdet-i vücud" (varlık birliği) konusu işlenir. O da öteki mutasavvıflar gibi eserlerinde sık gerçek tek varlığın Allah olduğu, evrendeki her şeyin Allah’ı yansıttığı görüşünü savunur. Mevlana’ya göre Allah, insan ve görünen bütün varlıklar temelde birdir., Bu birlik nedeniyle insanda bir öz vardır. İnsandaki bu ilahi özün kavranılmasında, Allah, insan ve evren üçlüsü arasındaki birliğin anlaşılmasında ise, gönlün önderliği gerekir. Yani metafizik konuların yorumlanabilmesi için, Allah’a ulaşma yolunda düşünceden çok aşkın aracılığı olmalıdır. Mevlana’nın mutasavvıf ve şair kimliğindeki ve heyecan zenginliğini bu kaynaktan aldığını söylemek gerekir. Nitekim bu kaynaktan aldığı ilham sayesinde tasavvufun önce üzerinde durulmuş, yorumlanmış konularını Mevlana, etkili, sürükleyici bir dille anlatmıştır.

 Mevlana’nın yer verdiği görüşler arasında, tasavvuftaki insan tipi olan "insan-ı kamil"in mezhepler ve dinler üstü "insan-ı kamil"in gözünde hangi din ve mezhepten olursa herkesin eşit olduğu görüşü de vardır. Mevlana, dinin yalnızca kişinin kendisini ilgilendirdiğini, kişinin inanç ve davranışlarına karışmanın doğru olmayacağına inanır. O, bu düşünce doğrultusunda hangi din, mezhep ve ırktan olursa olsun insanlara kucak açmış ve onlara sevgi yolunu göstermiştir. Bu hoşgörüsünden dolayı Mevlana, yalnız İslam dünyasının değil Batının da ilgisini çekmiş, etkisi kalıcı ve sürekli olmuştur.

Kaynak: Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Mine Mengi

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir