Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / TANINMANIN YOLLARI- Behçet Necatigil

TANINMANIN YOLLARI- Behçet Necatigil

TANINMANIN YOLLARI- Behçet Necatigil

Gençler kolay hayranlık çağındadırlar, azdır tecrübeleri ve kendi yalın, çetin yaşamaları. «Homeros’tan Goethe’ye bir saat çeker» diyor Gottfried Benn. «Goethe’den günümüze kadarsa 24 saat. Diyelim ki bazı şeyler sellere kapıldı gitti, kalmadı onlardan bir şey, ama şimdi bir çöl haline gelmiş kıyılarda, o eski toprakta yine yeni tohumlar yeşeriyor ya, işte budur sanat». Ha karanlık ve güç anlaşılır olmak, ha açık ve kolay! İçte bir şeyler varsa yaşlı çevreler de görür anlar onu. Tanınmak: evet, koltuk kabartır, kestirme yollar kendimize güveni besler uzun süre, güzeldir! Sonunda gözü kapalı ve hızlı geçtiğimiz sisli mesafelerin utancı düşündürmezse bizi.

 

İKİNCİ YENİ

 

Gottfricd Benn’in şöyle bir sözünü hatırlıyorum: «Dinamik dediğimiz; ihtiyacı, sınır yıkıcı anlamına aldığımız şey pratik bir şeydir, şartlardır sadece. Sanat ise statiktir. Sanatın özünü orijinalite arasındaki uzlaşma, uyum; tutumunu ise kütle ile dayanak noktası arasındaki denge meydana getirir» Sonra da Goethe’nin şu sözü: «Genç şairler mürekkebe fazla su katacak»

(Varlık, 1 Haziran 1960/ «Edebiyatçılarımız Konuşuyor", 1976)

 

Birçok şiirler; yeni ve güzel de üstelik; biçim, düzen, istif yoksulu oldukları için unutulup gitmişlerdir. Bir seziş, bir buluş, bir tema ne kadar yeni ve güçlü olursa olsun, sağlam bir deyişe erişemedi mi ömürsüzdür. Genç yaşlarda heyecan sonsuz, ilham boldur; ama çokluk, bir şey eksik olur: mısralarda en azdan güzellik. Şiirdeki «bütün" güzelliği, parça güzelliklerinin kesiksiz sürüp gidebilmesinden, zincirlenmesinden doğar. Arada,

 

KALABALIK VE TENHA

Genellikle ön plan, geri plan olarak anlıyorum şiiri. Ön planda yani yakın mesafede hayatın görüntüleri vardır; kendi hayatımız, toplum hayatı, toplum ve dünya sorunları var. Peki, arka plana ne kalır, diyeceksiniz. Kendimiz kalırız. Bölünmüş, ilişkilerde dağılmış bizden ne kalmışsa, o vardır geri planda. Tasarrufları, yağmaları önlemiş, direnmiş, kaybolmamış ayrıcalığımız, kişiliğimiz kalır. Geri plan bir bilançodur, bir muhasebedir. Hürriyetimize ancak orada kavuşuruz. Montaigne, yalnızlık üzerine bir denemesinde bir dükkandan söz eder. Gündelik hayatın gürültüleriyle dolu, alış¬verişlerle yüklü bir dükkan. Ve biz ordan oraya, bir müşteriden ötekine koşan, işi başından aşkın bir tezgahtar ya da dükkan sahibiyizdir. Ama yalnızca bu telaşlı hayat, gün boyu o dükkan, bizim saadetimiz olabilir mi? Hayır! Dükkanın arkasında tamamen bizim, küçük bir odamız olmalı. Zaman zaman oraya sığınmalı, gerçek hürriyetimize, o kısa aralıklarda orada kavuşmalıyız. Orada kendimizle konuşur, susar, düşünür, dinleniriz. Orası bir kurtuluştur bazı mecburiyetlerden. Montaigne söyler bunları. Tam bu kelimelerle değil tabii, o güzel söyler. Şiir deyince ben de böyle kalabalık bir dükkanı ve dükkanın arkasında küçük, tenha, gönlünce bir adayı düşünüyorum.

 

DEĞİŞMELER

Başlangıçta, yani 1945 – 1955 arası yazdıklarımda, anlatma unsuru ağır basmış. Yani, yaşama durakları bir kere de benden geçerken gözlemler, tesbitler üzerinde durmuşum hep! Geri planı olmayan tesbitler bunlar. Düşündürmüyor, yormuyor, çağrışımlara kapalı, ayrıntıları belli, anlamları açık. 1955’ten sonra beğenmez oldum bu anlayışla yazılmış şiirleri ve öykü unsurunu azaltıp, kısıtlayıp sadece bir duyarlığı sezdirme, bir telkin, bir yaşantı birliği sağlama yoluna saptım. Modern şiirin biraz da okuyucu tarafından doldurulması gerekli boşluklar taşıdığını bilmeyen, böyle bir şiir tecrübesinden geçmemiş kimselere bu tür şiirler biraz katıdır, kapalıdır, kabul ediyorum. Ama şiirin ilk bakışta çapraşık ve bilmeceli görünmesi, onun çözülemeyeceği anlamına gelmez. Ön planla geri plan arasında bağlar, belirli motif örgü ve atkıları varsa, her şiir, bir kumaş gibi iplik iplik açılabilir.

 

 

 

1973’E GİRERKEN

 

Cahit Öztelli bu yılbaşlarında bütün halk türkülerimizi «Evlerinin Önü» diye bir kitapta toplamıştı, onu hatırlatalım. Evlerinin önü nedir? Türküsüne göre değişir: Kuyudur, mezardır, taşlıktır, bahçedir, vişne fidanı veya bostan… çoğaltmak bize kalmış. Yani cümlenin yüklemi devamlı değişir. Gözlerin gördüğü şey, görüş yerine, uzaklığa, zamana göre değişir. Sonra öznedeki evler, hangi evler, kimin, kimlerin evleri? Bu da şiirden şiire değişir. Günümüz Türk şairleri (ve anlatı türlerinde yazanlar) aynı şeye, bir yandan değişik gözlerle bakarlarken, bir yandan da bugüne değin görülmemiş şeylerle karşılaşıyor, onları ilk görmenin, hiç değilse daha belirgin görmenin heyecanı içinde başka başka biçimlerde yazıyorlar. Şiir de devamlı kendini yeniliyor böylece. Baki, Kanuni’ye yazdığı bir mektupta, padişahın bir gazelinde gördüğü bir buluş için: «Bunca zamandır ki, eğer şuarayı Acem, eğer şuara-yı Rum, mihraba müteallik nice sözler söylemişlerdir, asla birisinin hatırına bunun gibi tasarruf-i has gelmemiştir» demişti. Tasarruf-i has, yani yepyeni bir buluş! Hele şiir, buluşlarla güçlenir. Günümüz Türk şairleri, kendilerine özgü diller, yapılar, biçimlerle ayrılıyorlar birbirlerinden. Tek tip üniforma giymemeleri, özgürlükleri için gerekli. Sanatın standartlaşması yozlaşma olur. Şairlerimiz arasında, daha şiire göz atar atmaz seziliveren farklılıklar, değişik bakış açıları oldukça, bugünkü şiirimizin gücünden şüphe edebilir miyiz? Şiir portföyümüz, hep bir başka dil konuşan şairlerimizle dolu: Attila İlhan’ın sözlüğü ayrı, Metin Eloğlu’nunki ayrı. Hasan Hüseyin başka türlü konuşuyor, Ceyhun Atuf Kansu ve Ali Yüce başka türlü. Sonra şiir, kendini ya¬kanların çoğaldığı çağlarda yanışları keyf için seyrediş de değildir. Söndürmek, önlemek, durdurmak için çabalayıştır, koşuşmadır bir yandan. Yangınlarla, yanışlarla alay edilir mi? Şiir hiç bir şeyi alaya almaz: İronik süslemeleri de olsa şiir tümüyle ciddiyettir. Ciddiyet, şiirin özünde, cevherinde var. Mesela Salah Birsel’in şiirleri ciddi şiirlerdir. Yalnız: Görünüşteki gülümseticiliğe aldanır okuyucu" ciddiyetin farkına varmayabilir. Çıkan yılın başarılı şiir kitaplarından «Haydar Hay¬dar»da Salah Birsel, hiç de hafifsemiyor çağı, ölümü, insanın mesela ilerleyen zamana, baskın güçlere karşı aczini. Yani trajik olanı «kendine özgü» bir bakış açısından yansıtıyor. Şunu demek istiyorun: Okuyucunun, alıcının niyetine de bakar.

 

MAYAMIZDAKİ ACI

Acının mayamızda olduğunu kim inkar eder?

Ama insan hayatında asıl yangınlar akşam sularını, saatlerini bekliyor. Çünkü anıların daha da keskinleştiğini, birçok şeyin önlenemezliğini sonra sonra daha derinden anlıyorsunuz. Diyelim kendi özel hayatınızı hale yola koydunuz, kurtuldunuz mu sizin dışınızda olan gerçeklerin hatıraya, hafızaya hücumundan? Sanat bencilliğe ters düşer. Bir toplumun malısınız, gelenekleri, töreleriyle gür bir damarın bir parçası oldunuz, en azından bir çevrenin malısınız, bir sürü ilişkiler, sorumluluklar var. Bunları gereği gibi yerine getiremeyişin utancını yaşarsınız. Hangi birine yetişeceksiniz? Derken bir boşluk duygusu, kör kuyu gibi derinleşir önünüzde. Artık çok az beyazın yanında, size hakim olan duygu, siyahtır.

 

Bu bir ruh yapısı sorunudur, sonucudur. Ben ilk kitabıma o mısrala başlarken elbet bilemezdim değişmez doğrultunun bu olacağını, olduğunu. Belki bir tesadüfün yüze çıkardığı, demek ki bilinçaltında vardı, yeşerdi, kök saldı.

 

DEĞİŞMEK

Değişmek … hangi anlamda? Zebra, benim on birinci kitabımdır. Hayat görüşüm olduğu gibi kaldı. Yazış tarzında, anlatış biçiminde zamanla değiştim çok. Ana dilimin, Türkçenin yani, türlü imkanlarından, kelimenin türlü anlam gücünden faydalanmakta az şair, benim gösterdiğim çabayı göstermiştir

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir