Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / Sessiz Bir Akım Şiir- Behçet Necatigil

Sessiz Bir Akım Şiir- Behçet Necatigil

Sessiz Bir Akım Şiir- Behçet Necatigil

Okuyucunun, şiiri ikinci plana attığını, diğer türleri ön plana geçirdiğini kabul etmek istemiyorum ve sanmıyorum. Kendi açımdan bunun gerek¬çeleri de var: Şiir kısadır, sınırlıdır, pratiktir. Beğendiğimiz bir şiiri hemen kopya edebilir, günler günü cebimizde taşır, açar açar okuruz. Ben mesela okuduğum bir hikaye kitabını, bir romanı ikinci kez okumuyorum, okumaya ihtiyaç duymuyorum. Şiir kitapları öyle değil. Sevdiğim şairlerin şiir kitaplarını, seçtiğim şiirlerini defalarca oku¬muş, yazmışımdır.

Sonra öğrencileri düşünün! Çoğunun şiir defterleri vardır. Yıllar yılı sürmüş öğretmenliğimden biliyorum. Karşılaştıkları yeni kitaplardan beğen-dikleri şiirleri eklerler hep bu deftere.

Şiirin bu kolaylığı, bu pratikliği, onun daha yaygın, ortalarda görünmese bile daha geniş bir etki alanına sahip olduğunu gösterir. Şu var ki, şiir biraz da gizli ayin gibidir. Dergilerde ve gazetelerin edebiyat sayfalarında çokluk, hikayeciler, romancılar ve eserleri ön plandadır. Değerlen-dirilmeleri, eleştirilmeleri, yazarlarıyla yapılan konuşmalarla düzyazı türleri daha çok göz önündedir. Onlar seslidir. Çok zaman şiir, şairle görülmeyen okuyucular arasında sessiz bir akım gibidir.

DEVRİMCİ ŞİİR

Devrimci şiir, mesajını çok afişe eden, çok belli eden bir şiirdir. Söyleve irşada kayar. Asıl estetik ağırlığını unutur. O tür şiirin, ben her zaman özlü, yoğun şiir olduğu kanısında değilim.

Ben şiirin ürküten bir şey olmasını yadırgıyorum. Şiir ne kadar yumuşak, ne kadar derinden gelen bir güç olursa, o kadar ortak yaşantılara açık olur. Her şeyden önce, şiir, çok destekler isteyen ve çağrışımlara yaslanması gereken bir özümlemedir. Belli bir doktrinin sözcüsü olmaya kalktığı takdirde, tek doğrultu ürünü olacaktır. Ki bu da, birçok dil, anlatım ve edebiyat sanatları gibi olanaklarla desteklenmedikçe, şiirin yarınlara geçmesini önler.

Yüzyılların büyük şairleri Yunus’lar, Karacaoğlan’lar, Pir Sultan Abdal’lar tek tek incelendiklerinde, bunların hayat acıları, tutkuları yanı sıra korkunç bir dil ve anlatım güzelliğine bağlı oldukları apaçık ortaya çıkar. Bundan şu sonuca varmak isterim:

Önümüze belli bir ilke koyarak bir şey yapmak ister de içine biçim ve anlatış yoğunluğunu sindiremezsek yarım, güdük bir sonuçla karşılaşırız. Aslolan duygudur, keskin bir duyarlıktır. Sonra da bunu, elden geldiğince ustalıklı biçimlendirmedir.

Aslında şiir, bir bilgece bilmezlikten geliştir, eski deyişle: tecahül-i arifane. Yoksa hiç bir şairi o kadar saf sanmayın! Bir şair, belli bir süre içinde moda olan yönelişe uzak kalıyorsa, bu onun çağın sorunlarına sırt çevirmiş olduğunu göstermez. Ama o, kendine göre bir iş bölümü yapmış, tezgahını ona göre kurmuştur. Bildiği zanaatın dışına çıkmadan, çıkamadan, o zanaatın en iyi ürünlerini vermeye, içtenlikle vermeye yönelmesi de bir kişilik, bir ahlak, bir tutarlılık belirtisidir. Gerçi solo tek başınadır ama ayrı ayrı tek şey arama yollarıdır şiir.

Devrimci olmayan, öyle görünmeyen şairin de devrimcilerin varmak istedikleri insan gerçeğine varmadığını nasıl söyleyebiliriz?

KLİKLER

Tanpınar’ın bir sözü var, diyor ki: «Edebiyatta benzememek esastır. Benim söylediğimin aksini söyleyenden hiç olmazsa biraz daha hoşlanırım. Edebiyat biraz düşmanlık işidir. Bana fazla yaklaşanlardan kaçarım.» – Tanpınar’ın bu sözünden şu sonucu çıkarmak istiyorum: Klikleşmeler benzeşmeleri emretmektedir, ille bizim gibi yazsınlar demektir. Oysa hemen yanı başımızdaki arazide, en az bizimki kadar düşündürücü veya yararlı sanat fideliği olmaya elverişli besin ve bitki alanları vardır.

YETENEK VE YATKINLIK

Yetenek ve yatkınlık, çoğu zaman çocukluk tarlalarında boyatan delicelerdir. Yabanidir, zehirlidir tohumları. Güzel görünür, bir işe yaramaz. Az zamanda anlaşılır fosluğu. Yeteneğe güvenmek aldatır. Uzun bir çaba, sabır ve dönüştürme gerekir. Islah edecek, uğraşacaksınız! Gür su, kanal düzenine, baraja sokulmazsa, boşuna akar gider. Rastlantıya da her zaman inanmışımdır. Ama sanat hayatımda, başlangıçta ve bir ömür boyu, bende yazma ihtiyacı yaratan şeyler, daha çok kişisel (kişisel dedim ya, kişinin sınırları nerede başlar, nerede biter?) algılar, acılar oldu. O yüzden kendimde ve yakınımdaki çevrelerde gördüğüm, yaşadığım yitikler, hastalıklar, mutsuzluk ve uyumsuzluklar, benim dünyamı biçimlendirdiler. İnandığım kadarınca, sağlam biçimlenme kalıplarıydı bunlar. Olumlu şartlanmalar. Çünkü sanatta esas insansa benim de şiirlerimde insan pazarları görülür. Belirli yerlerde, belirli günlerde sabah kurulup akşam dağılan pazarlar gibi -belki gürültüsüz, ama kalabalık, alışverişli- pazarlar. Filem, torbam hemen hep bu pazarlarda doldu. Lüks mağazalarda, süpermarketlerde işim yoktur benim. Şikayetçi değilim.

KAVGA ADAMI DEĞİLİM

Ben kavga adamı değilim. Çatışacağımı anladığım anda bırakır, çekilirim. Geçer bütün tozkoparan fırtınaları. Çünkü her sanatçı ayrı bir ağıt yakar hayata (içtenlik sahibiyse!).

Kendi tutarlığımda yazıyorum, koroyu bozuyorum diye içerleyenler oldu. Oysa ben de çağın tanığıyım. Sığınakta da faydalı işler yapılır.

Ne yaman söylemiş Dağlarca: «İçimizden dışımızdan geçer vakit/zalim zalimane». Vaktin zulmüne karşı yazmak gerek. Çünkü gözlerimi ne içime kapadım, ne dışıma. Dışa bakışım bir büyüteç bakışı ya da bir petekgöz (terim yerinde değil, yani çok sayıda façetalarla her yana yetişmek isteyen göz demek istiyorum) bakışı değildir. Kendi açımdan, kendi bakışımla bakmak… Türk bakışıyla bakan şairlerimiz. Yüzyılların az çok ortak bakışı. Sanat, yenileşmeler çevresinde tekrarlamalar toplamıdır. Hemen her şair, kendince önemli şeyleri bıktırıncaya kadar tekrar eder. Bezmişlere kurtuluş kapısı açık: Hür meydanlar, temiz hava.

GELİŞMİŞ ÜLKE, BİR YANIYLA TÜKENEN ÜLKEDİR

Sorunsuz ülke açmaz beni. Bizim kişisel, toplumsal sorunlarımız var. Yani bizim yazacak şeylerimiz henüz tükenmemiştir. Bunlar bitti mi işte ancak o zaman oyun başlar, kireçlenme başlar. Hem sonra acaba gelişmiş ülke dediğiniz ülkeler de yalnızlığı, ölümü, kişisel- çevresel ilişkilerde bocalama ve yanılmaları, akan nehrin yolunu kesen her türlü engel ve engebeleri tam düzlemişler, çözümlemişler mi? Şiir, havasını, ortamını, her zaman bu tür olgular ve durumlarda bulur, buluyor.

ŞİİRİN İŞLEVİ

Şiir ve edebiyatın katı, haince, şarlatan olmadığı ölçüde; insanlık, ahlak, uzlaşma, kaynaşma, beraberlik erdemlerini duyurduğu ölçüde hayatı düzenleyeceğine, güzelleştireceğine tabii inanıyorum. İnsanlarda o erdemleri gerçekleştirme atılımlarını, sağlarsa şiir sağlar, edebiyat sağlar.

ÖZ VE İÇERİK

Özde, içerikte değişemem ben. Toplumcu realist şiiri nasıl anladığıma gelindikte: günümüzün maddeci dünyasında eskimiş sayılan kelimelerdir ya, sormak isterim: Kanaat nedir, feragat nedir, hakkına razı olmak nedir? işini, görevini faydalı, vicdanlı, hakkıyla yapmak nedir? Yani bütünüyle «Ethik, Ethos» nedir? Bunlar tam yerine getirili¬yor mu? Realizm benim için biraz da dürüstlüktür, onurdur. Yırtıcı, bencil, keyfine düşkün olmamak ve çıkarı için, yaranmak için, art niyetlerle sanatı bir maşa gibi kullanmamaktır. Kuzu postunda, mağdur pozunda kurt ve acımasız, insanları harcamamak da realizmin şanındandır. Sizin deyişinizle ben «her dönemimde» kendimi belki küçük, fakat toplumsal- yaygın realite ve yaşantıların şairi saydım.

OKUNMAK

«Okunmak» sözü de görece bir söz. Hele şiir, sanat spekülasyonlarıyla alçalıp yükselen bir para borsasıdır. Nice kalp akçenin, sanat sarraflarının pazarlama dümenleriyle, ayan tam sikke gibi kapışıldığı çok olmuştur. Böylesine kandırmaca okunmak istemem. Osmanlı kantarlarında hilesiz tartılmak! Eşlerde dostlarda sevildikten düşmanlarda, hasutlarda ölüp gittikten sonra, çok ilerde, biz artık yokken, yüreklere belleklere buruk bir tortu olacak mıyız? İnce eleyip sık dokuyan yazılara, eleklere dolgun konular olacak mıyız? Gerçek okunma, değerlendirilme budur. Meydan okur gibi mi konuştum. Yoo, hayır, beni düşünmeyin! Ben sağlığımda istediğim ölçüde okundum, anlaşıldım. Bulup da bunamayalım! Bulunmaz Hint kumaşı değiliz hiç birimiz.

Genç şair! Karıştır, oku bu kitabı! Sonra da, işte zaman silgisi, kurşunkalemle yazılmıştır, aklından sil çıkar ki, ben işine karışmış olmayayım, sen gene bildiğin gibi yaz, bildiğini oku!

Şimdi o kapılara pek erken yetişenler/Bu uçanlar ne kuşları yazın. (Divançe» kitabında, 1965, s. 35, «Divan» şiiri böyle bitiyordu.)  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir