SANATÇININ RUH SAYISI- Behçet Necatigil
Yeni okuduğum bir kitabın bir bölümü, bu konuda beni bazı aykırı şeyler düşünmeye, dolayısıyla şiir ve kendi şiirim üzerine düşündüklerimi belirtmeye götürdü. Kitap, günümüz Alman şair ve denemecilerinden, 1956’da ölmüş Gottfried Benn’in bir kitabıydı; ilkin 1950’de basılmıştı, üçüncü baskısı 1958 tarihini taşıyordu; adı da «Doppelleben». Çifte Hayat diye de çevrilebilir ama «İki Ruhlu Adam» diye çevirmek daha doğru belki.
Gottfried Benn, bu eserinde kendi kuşağını eleştiriyor. Kuşaktaşı sanatçıların kadın başlı, aslan gövdeli Sphinks gibi, bellerinden yukarısı insan, aşağısı at Kentaur’lar gibi, köpek başlı tanrılar gibi iki ayrı yaratık bileşimi olduğunu belirtiyor. «Biz -diyor- olduğumuzdan başka türlü yaşadık, düşündüğümüzden başka türlü yazdık, umduğumuzdan başka türlü düşündük.» Ve sürdürüyor sözlerini: «Kişilikte bütünlük, birlik, şüpheli bir sorun olsa gerek. Relativite teorisini kuran kişi, bu teoriyi özel hayatına uygular mı? Felsefesi, bir existentialist’e örneğin hokey oynamakta engel olur mu? Çok aktif politikacıların günlerce balık avına çıktıklarını bilirsiniz. Gümrükçü Rousseau, gümrük parmaklıkları kenarında heykel gibi dimdik duruyor, valizlere etiketlerini yapıştırıyor, pazarları ise resimlerindeki dünyasına kapanıyordu. Sözün kısası: sanatçının günlük durumu ve sanatı, hayatı ve düşünceleri, özel yaşayışı ve sanat tutumu tamamiyle başka başka şeyler. Yani ben dualist’im, antisentezciyim. Bütünlükten, birlikten yana benim bütün çabam, şu anda elimin altında işlemekte, çalışmakta olduğum kağıdın sınırları içinde kalır. Athena, Odysseus’a şu emri vermişti: – Bırak gündelik işlerini, deniz yolculuklarını! Sen şimdi bugün burada Philoktetes’in oklarını alıp getireceksin!»
Gottfried Benn’in, bu «iki ruhlu sanatçı» portresi oldu beni düşündüren. Bir an, Cermen ve İslav’ların halk inançlarındaki «Kurt-Adam» geldi gözümün önüne. Normal bir insanken, ufukta yükselen ayla birlikte kurt oluveren; postu, sesi ve vahşetiyle kurtlaşıveren bir Werwolf geldi, Stevenson’un romanındaki Dr. Jekyll geldi. Sonra sanatçının, türlü hal ve durumları yaşamak için iki ruhlulukla dahi yetinemeyeceğini, onun ruh sayısı bakımından bir çokgen’e benzetilebileceğini düşündüm.
Alman şairinin, sanatçının eserleriyle hayatı arasında hiç bir özdeşlik bulunmadığı tezini bir kere daha ele alan bu görüşü, öylesine yaygındı, öylesine bol örnekle desteklenebilirdi ki bu noktada bütün tartışma kapılan kapalı sanılabilirdi. Örneğin Prof. Suud Kemal Yetkin’in bu konuda söyledikleri, karşıt tezi tutacakları büsbütün ümitsizliğe düşürebilirdi: « … Sanatla sosyal olaylar arasındaki bu zıtlık, harp zamanlarında daha iyi görülür. Harp kadar ruhları coşturan, onlar arasında bir kaynaşma yaratan sosyal bir olay daha var mıdır? Bu derece sıçrayıcı ve sürükleyici olan harp heyecanı, aynı muhitlerde, aynı tesirlere tabi olan sanat eserlerine nasıl aksedecektir? Sanatçıların eserleriyle zamanlarından kaçtıkları görülmüştür. 1914 harbi bütün şiddetiyle devam ederken, Fransa’da sahneye konulan tiyatro eserlerinin harpte olup bitenleri aksettirmekten ne kadar uzak olduklarını kaydeden Sorbonne Üniversitesi Profesörlerinden Victor Basch, yazdığı bir makalede sözlerini şöyle bitiriyordu: Atina düşerken Aristophanes’in, Floransa vebadan kırılırken Bocaccio’nun, Fransa din muharebelerinde kanını akıtırken de Brantôme’un gülüşleri duyulmuştur. Bu pek tabiidir.. İç savaşların şiddeti içinde yaşayan Vergilius’un huzur ve sükununu hangi sosyal tesirlerle izah edebiliriz?. Goethe, Napoleon zamanında, memleketin ıstırap içinde kıvrandığı sıralarda Hafız’dan mülhem divanını yazıyordu. Bu eserde o zamanki olaylardan hangi izler görülür?»
Sayın Suud Kemal Yetkin’in Sanat Meseleleri (1945) adlı eserinden aldığım (s. 59 v.d) bu cümlelerden derlenmiş örnekler, üzerinde durmak istediğim meselede bir bakıma bana da destek olabilecek belgeler. Çünkü bu sanatçıların zamanlarından bu uzaklıklarını biz, aşağıda belirtmeye çalışacağım düşüncelerden sonra, sanatçı tek ruhludur görüşüne pekala bağlayabiliriz. Ama ben, sanatçı değil de eser önemli kuramını her zaman yadırgadım. Ben sanatı -şimdi yalnız şiirle yetineyim, daha iyi- şiiri, şairin hayatına paralel, o hayatın bir görüntüsü diye düşünüyorum. Bu durumda, yukarıdaki örneklerde, toplumun genel yaşayışına aykırı davranışlar, ancak o sanatçıların çok özel ve ayrık hayatlarının birer sonucu diye değerlendirilebilir.
Birey, kendisini çeviren, kendisini belirli bir yaşamaya bağlayan, mecbur ve mahkum eden olay, ilişki ve eşyalarla var olabildiğine göre, önce kendi şartlarını, kendi hallerini dile getirir, getirmelidir. Kendini bir yana itip başka yaşamalara açılması, hayal ya da gözlem yoluyla bunları vermeye kalkması halinde ortaya çıkan eser, doğal olmaktan çok zihni olacak; özenti, yakıştırma tehlikelerine daha yaklaşık bulunacaktır. Shelley’in «İçinizde olmayan şiiri hiç bir yerde bulamazsınız» sözünde başka başka nesneler karşısında bile bütünlüğü, bakışı, yorumlayışı bozulamayacak tek ruhu görüyorum. Aklıma Balzac’ın Sönmüş Hayaller’inden şu cümle geliyor: "Sanat ne midir? Yoğunlaşmış yaradılıştır.»
Böyle olunca şairin hayatına, hayatını sınırlayan, belirleyen şartlar ve çevreler üzerine gerçek ya da yaklaşık bilgilerimiz olmadan, bir şiire gereği kadar yaklaşabileceğimiz şüphelidir. Bir şiir kendi başına, bağımsız bir ülke olduğundan çok, bir ruhtur, bir anlamdır. Yaratıcısının fizik, moral yapı ve davranışlarıyla sıkı sıkıya bağıntısı olan bir fotoğraf adeta… Adını hatırlayamadığım bir Batı edebiyatçısının: «İtiraf ederim ki, eserlerden çok, eserlerin yazılış, meydana geliş şartları, yazanların kimlik ve kişilikleri ilgilendirir beni!» sözü boş bir söz olmasa gerek. Şairin kimliğini bilmemizin şiir adına, şiirin haysiyeti adına bize çok şey kazandıracağını nasıl yadsıyabiliriz? Evet, AIbrecht Goes de «Freude am Gedicht» (Şiirde Mutlanma) kitabının başlarında: «Bir şiiri anlamak için şairinin kimlik ve kişiliği üzerine bir şeyler bilmek gerekir.» diyor. «Biyografik bilgiler bir başka yaprakta yazılıdır ve bir şiirin yazılış zamanı, anlaşılması için bize pek dişe dokunur şeyler vermez.» diyor. «Şiirler, şairlerinden ötede verilerdir: Şiirin sırrıdır, sahih ve meşru (eğitim) oluşudur bu.» diyor. Diyor ama hemen peşinden şunu da ekliyor: «Bu kuralın karşıtı da aynı kuvvette yerindedir: Şairler, şiirlerden daha önemlidirler.»
Burada Alman şairinin «önem» kelimesine yüklediği anlam, şairin bir bütün olarak her şiirinde o bütünden bir parçayı vermesi olamaz mı? Goethe’nin, bir dükün davetlisi olarak seyrine gittiği bir savaşta, açık ordugahta, silah ve ateşlere karşı bir operet yazmasını anlıyorum. Mehmet Akif ile Ahmet Haşim’in Balkan, Trablus, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşlarından geçerlerken birinin niçin sade gerçekçi, ötekinin neden yalnız sembolist olduklarını anlıyorum: çünkü bu şairler «tek ruhlu» idiler. Ama yine, söz gelişi, Abdülhak Hamid’in iki ruhluluğunu anlayamıyorum: O Hamid ki aynı günler içinde aynı masanın bir başında, sevgili eşinin ölümünden önce yazmaya başladığı Makber’i ölüm üzerine bitirmeye çalışırken, ne derece içten olduğu çok şüpheli yasından yoruldukça, masanın öbür başına geçmiş, yeni evlenmeler hülyasıyla, Makber’in tam karşıtı gerdek şiirleri yazmaya devam etmişti.
Ben kendini kendisinden ve çevresinden bu denli uzakta tutabilen, sadece kelimelerin saltanat ve sefasını sürmek isteyen sanatçılar her zaman yadırgamışımdır. Usta şair iseler hayranlık duymuş, ama hiç bir zaman içten sevememişimdir. O ana kadar bize nelere mal olması gereken, en azından içimize taş gibi oturmuş bir yaşama blokunu bir kenara itiverip öylesine kolaylıkla boşaltılan yerde gömlek değiştirivermek, yeni bir ruha geçivermek çok ayrık (müstesna) yaradılışta kişilerin harcı olsa gerek. Bu şekilde, kendimi ve zamanımı hiçe sayan bir sanatçı olmaktansa, eserinde çağından kopamamış, çağının gölgesini satırlarda sürüklemiş bir sıra adamı olmayı tercih ederim.
Mallarmenin sözü doğru tabii: «Şiir duygulardan değil, kelimelerden doğar.» Ama seçtiği kelimelere şair, kendinden ötede, uzakta, bağımsız; gündelik yaşantılarından saplantılarından kopmuş, boşlukta bir dünyayı değil; katıldığı, çekim alanı içinde bulunduğu şeyleri koyacaktır. Bunu yaparken de kimliğinin, kişiliğinin, hayat ve toplum anlayışının dışına çıkamayacağına göre, o, Gottfried Benn’in görüşü aksine, iki ruhlu değil, tek ruhludur. Meslek ve gündelik hayatının, pratik ve ekonomik uğraşların insana eklediği (bir an, Gottfried Benn’e uyarak ikinci ruh diyelim) ikinci ruh, şiirdeki ruhuna paralel değilse, hayatı şiirlerini doğrulamıyorsa, kelimelerden doğacak şiir bir oyun, bir hüner olarak kalır. Şiirin sadece bir hüner olduğunu sanmıyorum.
Rilke’nin, Brigge’nin Notları’ndaki ünlü bölümü, şiirin nasıl doğduğu bölümü, bize bu noktayı, bütün duraksamaları silecek kesinlikle açıklamıyor mu: «Mısralar, yaşanmış deneylerin sonucudur .. Anılar ancak bizde kan haline geldikleri, bakış ve davranış oldukları, kendimizden ayırt edilemedikleri zaman, işte yalnız o zaman, bir mısraın ilk kelimesi, onların arasından doğar.» – Rilke, burada bizi «kendimiz» olmaya çağırıyor.
İşi en basit yönden ele alınca üç türlü şiir var diyebiliriz: 1) Bir çeşit bencillik, dışa kapalı oluş, romantik ve masum «narcissizm», egocentrizm; bize yalnız kişisel yaşantılar, şehir idil’leri yazdırır. 2) Dışarı ile dışarının ekonomik, toplumsal şartları ile temas, yurt ve dünya olaylarını izleme; bize çağ durumu, çağıyla çevrili kişinin bir çeşit mah¬pusluk, sürgünlük durumu üzerine bireysel – toplumsal şiirler yazdırır. 3) İç ve dış algılar ötesinde biz, deneyüstü (transcendantal) sorunlarla da uğraşabiliriz ki bu da bizi mistik, metafizik şiirlere götürür.
Çağımızın şiiri, yine de kesin çizgilerle ayrılması imkansız, bu üç bölümün ikincisidir. Günümüzde kendini bütünlemeye çalışan şair, genel olarak, önceki çağların, birinci şahsın yaşantı ve serüvenlerine ya da mistik-metafizik şiire verdikleri önem yüzünden eksik kalmış ikinci grup şiiri güçlendirmeye çalışıyor. Bu yüzdendir ki, çağımızın verileri, parçalanmışlığı, kağşamış, erimiş bir sürü gelenek ve töreleri n yetersizliği yer alıyor bu şiirde.
Şair, içinde, derece derece kırgınlık, acı ya da öfke yaratan çağdaş nedenlerden yola çıkıyor. Dış dünya onu ya hor-hakir bulmakta, ya da kazanmaya, kendine alet etmeye çalışmaktadır. Her iki durumda da şair, anlaşılamamış bir uzak ülke yaratığı gibidir. Anlaşılamamış oluşunun nedeni, dış dünyası yanında onun bir de iç evreni olmasıdır. Şair, dış dünya ile iç alemini bir potada eritmek; benliğini, kişisel kuruluşunu, özel yapısını yitirmeden, her ikisini bir potada eritip yansıtmak, işlemek zorundadır. Birçok şiirlerde birinci ve ikinci grup şiir öğelerinin bir arada bulunmasını ben buna bağlıyorum.
Çünkü artık sadece hayalimizin mavi çiçeklerini derlemeye, düşlerde yakamozlanan güzellikleri göstermeye imkan ve vakit yok. Zaman zaman hayallere dalmak ağır bassa bile, sonunda ortaya çıkan sanat veriminde madde dünyasının tortularını, çağın sorunlarını, bizde ve çevremizde yaşayan tedirgin, ürkek, yarınından güvensiz, değerlerden kopmuş insanın sızlanışlarını, kısık-kapalı çığlıklarını buluyoruz.
Aşk şiirlerindeki yakınmalarda bile artık o eski tatlılık, gönül rızasıyla kabullenilmiş mutlu ıstırap yok, Çağın eziciliğinden gelen, hüzne, melankoliye bile izin vermeyen bir katılık, bir sertlik, bir trajik var. Aşk şimdi rahat gecelerin masum ve çocuksu gözyaşlarıyla büyütülen nazlı bir fidan değil; yıkılmış duvarlar arasında nasılsa açmış, özsuyunu molozların, donmuş çimento ve harç parçalarının üzerinde bir başına bulmaya, varlığını korumak için çetin bir savaşa zincirli, mutsuz bir çiçek, aşk.
T. S. Eliot’un «Çorak Ülke»si, insanlar arasındaki ilişki ve sevgilerin çölleştiğini, mutluluk ve sevinçlerin kuruduğunu, bu ülkenin şimdi hırs bürümüş kıraç bir toprak haline geldiğini anlatmıyor mu? Paksos kayalıklarından «Pan öldü!» yankılarını duyan gemiciler gibi, çağımız eserlerinin sayfalarından; desteğini, değer ve inançlarını yitirmiş, boşlukta, oyuk kişilerin iniltilerini duyuyoruz. Existentializm’in, çağın eserlerine gitgide damgasını daha da sertçe vurması, hayatının akışı içinde, insanı: hep eli böğründe, şaşkın kalakaldığı durumların artmasından dolayı. Varlığın bunalımları çoğaldı, insan sınır çizgisindeki durumlar dünyasına itildi. Böyle bir sırat köprüsü durumuna karşı, ne yapacağını kestiremez hale geldi. Şekilsiz nitelikler içinde kayıplara karışmamak, var oluşunu korumak için kurtuluş kapıları, direnme çareleri aramakta.
Buna göre, belki her sanat kolu gibi şiir de, çokluk, iç ve dış kuvvetlere karşı kendini savunmaya geçiş, kendine bir çıkar yol arayıştır; bir gerilimdir; şairi zorlayan bireysel ya da toplumsal bir meselenin, bir halin kendini kabul ettirişi, onu günlerce tedirgin edişidir. Bu rahatsızlık, şairde ondan kurtulma isteği, hülyası uyandırır. Yani şiirin bir armağan sunduğu ilk kişi; verdiği, hiç değilse söylemiş olmak duygusundaki ferahlıkla, yaşamın kendisidir. Önce bir hayaldir her şiir, bir gerçek değil. Gerçeğin ta kendisi bile olsa, hayale, kurtuluşlar hayal ettirmeye sebep olduğu için bir hayaldir; sezdirdiği hayali gerçekleştirebilmesi onun kudreti dışında kalır.
Günümüz şiirlerinin karanlığı, ya da güç anlaşırlılığı konusunda T. S. Eliot; bunun, şairin gelenek değerler yerine başka değerler koymak istemesinden, onları çok değişik oranlarda birleştirmesinden veya kişisel, özel sebepler yüzünden kendini kaçırarak anlatmak istemesinden doğduğunu söylüyor. Kendini kaçırarak anlatmak üzerinde özellikle durulabilir. Nasıl şairin düzyazıya yatkınlığı düşüncenin düz yoldan, açık seçik gösterilmesinden ileri geliyorsa, özel ya da genel bazı konularda şairin elini bağlayan çekinmeler, yasaklar, utançlar da, aydınlık ve düz bir yoldan yürümeye, o ölçüde engel olur. Şiirin çapraşık ve kat kat akılarla dokunması, anlamın yok edilmesi için değil, nesnenin çok yönlülüğünü tek kumaş üzerinde toplayabilmek için yapılmış olabilir. Şair, anlamı, ipucu, basamak kelimeler, imgeler arasına, ilk okuyuşta birbiriyle bağıntısız sanılan hayat ve hayal parçaları arasına serpiştirilmiştir de bu bize çok karanlık görünebilir. Şairin kişiliği, yalnız seçtiği tema ve motiflere bakış açısından değil, kullandığı kelime hazinesinin, sözdiziminin özelliklerinden de meydana gelir. Hatta üslup dediğimiz şeyi, şairleri birbirinden ayırt edebilmemize yarayan kişiliğin ta kendisi sayanlar çoğunluktadır. Ama üslubun, anlatış tutumunun, şairin kişisel anlayışı kadar, yaşadığı çağın ortak şiir diline de yabancı kalamadığı, bir gerçektir. Şiire yoğunluk ve çok yönlülük sağlama isteği, şairi elden geldiğince az kelimeye, ya da düzyazı kurallarından uzakta, boşluklar bırakarak yazmaya zorlayabilir.
Şiir için en önemli sorunun biçim sorunu olduğuna da değinmeliyim. Bazan çok rastgele, ümitsiz bir özün, sağlam bir biçime kavuşmakla şiir planına yükselebilmesi dikkate değer. İlginç ve kalabilecek nice şiirler, biçim savruklukları yüzünden eriyip gitmişlerdir. Yine Gottfried Benn’in, şiiri «Bir Phaiak’lar gemisi» diye tanımlamasını buraya bağlamak mümkün. Biçimi kusursuz bir şiir, üdise’de anlatılan kaptansız, dümencisiz, yani özsüz, bildirisiz bir Phaiak gemisi gibi kolayca limana girebilir, yani şiirin ilk amacına, estetik hazza ulaşabilir. Günümüz şairlerinden Albert Arnold Scholl’ün büyük bir gerçeği belirten, «Şiir» başlıklı, bir mısralık şiiri şöyle: «Anlattığı bitince başlar şiir.»
Şiirde biçim, gerekli parçaların yerli yerine konmasıdır. Basit bir karyola ile çapraşık bir makinenin kuruluşları birbirinden elbette farklıdır, ama ikisi de belli bir dikkate bakar. Parçaların seçiminde şairin elden geldiği kadar içlidışlı olduğu, kendisini en çok uğraştıran, yakından bildiği, ilgilendiği konu ve temalarda dolaşması, belki de en çok, tek ruhun verim ve yaşantılarından yararlanması, en dolu olduğu şeylerden söz etmesi; kuruluşu, yapıyı derme çatmalıktan kurtarır. Bir şiiri modernleştiren öğelerin başında lirizmle işbirliği eden düşünce, montajdaki bilinç gelir. Yerini bulmuş kelimeler, sesler, bir yaşantıyı öylesine kuşatır, toparlar, bir noktaya toplar ki benliğimizin bir parçası ancak öylelikle, sürüklenip gideceği başka yaşantı sellerinden kurtulur, karaya çıkar, var olur. Görülegelenin, kolayca gözden kaçabilecek olanın anlam kazanması için, demirbaş defterinde bir eşyanın altını kırmızıyla çizercesine, ona dikkatle bakmak gerekir. Aşçı yemeklerin tatlarına baka baka tat alma duygusunu inceltmiş, artık pişirdiklerinin hem esiri, ama hem de ha.kimi olmuştur.
Ben mum alevinde pervane gibi hep aynı odakta yazdım şiirlerimi: Ev ve her günkü yaşamalar. Rilke’nin Panter’i gibi aynı parmaklıklar içinde. Toplumun ve imkanlarımın bana bağışladığı dar dörtgende gözlerimi her açtıkça karşımda büyük şehrin orta – fakir sınıf ev, aile ve çevrelerini buldum. Benim bugüne kadar varmak istediğim gerçekler, hiç bir zaman bu sınırların ötesinde olmadılar. Eşyalar ve yaşantılar bende temel, esas, çekirdek niteliğine daraldılar. Bu eşya ve yaşantıların imge süslemelerinden yana yoksullukları, kendilerini en doğal biçimlerinde, yalın halleriyle gösterebilmeleri içindi. Onlar zaman ve mekan bağlarından kurtulup da çok sonra bellekten derlenmiş, ayıklanmış, kristalize anılar değil, ani bir uyanmanın notları oldular. Şu var ki ani uyanma dediğim şey, her gün tekrarlanan durumlardan geldiği için, özündeki sürüp gidicilikle yine de zaman ve mekan-üstü bir niteliğin yansıması oldu.
İşçiliğini yetersiz bulsam bile Ziya Osman Saba’ya çok şeyler borçluyum. Yıllar boyu benim dünyamı çizmiş iç ve dış etkilerin başlangıcını, ilk anlatımını ben onun şiirlerinde buldum. Ziya Osman bana evin, ocağın vazgeçilemezliğini, kişinin ancak evinde oluşabileceğini, ne yapsa etse davranışlarını bu dar daireden dışarı taşıramayacağını öğretti. Şiirleriyle olduğu kadar içtenlik dolu ve düz ömrüyle de, bireyin kurtuluşunu -belki biraz safça bir düşünce- eve bağlı olduğunu ben ondan öğrendim. Onun bana «kabul ettirdiği» hem sığ, hem çapraşık öyle bir şey var ki söküp atamam artık içimden.
Aslında bir şairin sanat görüşü, şiirlerinin bütününden çıkarılmalıdır. Bu gibi konuşmalarında, anketlere verdiği cevaplarda o, kendini, çağının ağır basan moda görüşlerine bağlama telaşları içinde, kaçamak, içtenliksiz, sahte şeyler söyleyebilir. Söylediklerinin eseriyle ne derece bağdaştığını görüp göstermek ise, kendisinin değil, ancak bir yorumlayıcının, bir eleştirmecinin işidir. Ama ben rahatça, Shelly’nin deyişiyle: «içimde olmayan şiiri başka hiç bir yerde bulamadığımı», sadece tek ruhlu birisi olarak kendi ufuksuz ve dar şiirimi yazdığımı söyleyebilirim. Bundan sonra da bu çizgi üzerinde kalıp kalamayacağımı bilemem, çünkü bazan bir şey, açığa vurulunca değerinden kaybediyor.





