NİÇİN YAZIYORSUNUZ?- Behçet Necatigil
Yayınevlerimizin birinden aldığım, bütün sanatçılara postalandığı anlaşılan, basılı yeni bir mektup, beni bu konuya getirdi. Öteden beri zaman zaman yapılagelen bu anketler ne güzel anketlerdir! Soru: Niçin yazıyorsunuz? Aileden gelen bir yetenekle mi, bir soyaçekimle mi, ün kazanmak için mi, para kazanmak için mi, insanlara bir öneri sunmak için mi? Ya da sorunun değişik şekli: Yazmasanız olmaz mı, niçin? (Dinar’da çıkmıştı, Şairler Yaprağı dergisi böyle sormuştu).
İyi niyetlerden şüphe etmek belki çirkin, ama şöyle veya böyle bu tür sorular, edebiyatçıyı işletme gibi gelir bana. Ya da yazmasının hesap vermeyi gerektiren bir şey olduğunu hatırlatma, onu bu işten nazikane vazgeçirmeye çalışma gibi gelir. Sanki yaşlı-başlı, görmüş geçirmiş bir eğitimci, masum bir yaramazlığın hiç de ortalığı telaşa ver¬meye değer olmadığını bile bile, gencecik bir öğrenciyi sigaya çeker: «Efendi! Ayıp değil mi? Neden yaptın, niçin yapıyorsun bunu?» – Ve sonunda gönül yüceliğini, büyüklüğünü göstermek üzere, bağışlar çocuğu: «Bu son olsun! Bir daha görmeyeyim! Hadi git şimdi».
Yönetici, çocuğu bağışlar ya, edebiyat anketini düzenleyen acımasızdır, hatayı bağışlamaz. Yazmayı bir alışkanlık yapıp çıkmış edebiyatçının beyanlarını yazıya geçirir, baskıya verir, yayar ve bir suç belgesi gibi, dosyasına koyar edebiyatçının söylediklerini. Bunlar hilesiz bir itiraf mı, hesaplı bir şaşırtma mı; ne düşünür, ne bir yorum yapar üstelik.
Böyle anketler, soruşturmalar bende her zaman bir güvensizlik yaratmıştır. Ayrıntılar üzerinde nedenleri açıklamak istiyorum:
Önce: basıma geçmiş bazı yazılar sakıncalıdır, aleyhinize kullanılır. Böyle anket cevapları da bu tür yazılardır. Sakıncası şurada ki, yazdıklarımızla ankete cevap olarak söylediklerimiz arasında tutarsızlıklar var da bunun o anda ya da sonra sonra farkına varırsak tedirgin oluruz. Akşam o zaman dönülmez akşamdır.
Sonra: edebiyat tarihine kalacak belge, pek çok onaylamaları gerektirir. Tek başına sanığın sözleri yetmez. Kaçırmaları, boşlukları, sırıtmaları önlemek gerekir. Yarınları ince hesaplarımızla, düzenlerimizle kandırmaya çalıştık diyelim, yarınların kaçta kaçı yutar bunu? Anket cevaplarımıza bakarlar: «Amma da yüksekten atmış, yazdıkları ortada!» derler. «Bırak yazdıklarını, hayatı ortada!» derler. Bizi tanıyan çok kişi vardır ve ölümler, bizi bilenlerin sayısını daha da çoğaltır.
Niçin yazıyoruz? Aslında böyle bir sorunun yalın karşılığı, özel cevaplarımızda değil, yazdığımız eserlerdedir. Bizim neden yazdığımıza anket karşılıklarımız değil, yazdıklarımız tanıklık eder. Buna bizi yakından bilenlerin; bizim uzağımızda, bizim etkimizin, etkileme çabamızın dışında bizim için söyleyecekleri, yazacakları tanıklık eder. Görme organı olduğu halde göz, kendini ancak karşısında bir ayna varsa görebilir.
Yazarken, zaman zaman, bilerek bilmeyerek, hesaplı ya da boş bulunup, böyle bir sorunun karşılığını yekten verdiğimiz de olur. Yani sorulmadan, hazırlıksız… Bu cevap da gene bütün yazdıklarımız karşılaştırılıp değerlendirilmelidir.
Çok kere kitaplarımızın adları, hatta tek tek hikaye, şiir vb. yazılarımızın adları bile, neden yazdığımızı gösteren ipuçlarıdır. O şiirin, o hikayenin, o yazının bütünündeki dünya görüşümüzü, sanat anlayışımızı düşündürecek odak noktalarıdır. Bize çapraşık, karanlık gelen bazı başlıkların dahi, sanatçının niçin, ne maksatla yazdığını çıkarmamıza yarayacak aydınlıkları vardır.
Anket sorusuna verilecek cevaplar bir şaşırtma da olabilir pekala! Çünkü biz sanatta gene de doğal oluruz da anketlerde okuyucu karşısına teori makyajlarıyla çıkarız. Güzel görünelim, beğensinler bizi! Fakat beri yanda, bizde var mı yok mu kendimize yakıştırdıklarımız, bunu düşünmeyiz. Anket cevaplarında kendimize olmadık değerler ekler; ya günün elüstü eğilimlerinden yana olur, taraf tutar, ya da ters şeyler söyleyerek inadına meydan okur, kendimizi kendimiz asarız.
Bunlarsa zorlamadır ve varsa biraz değerimiz, onu da yok etmek, inkar etmek olur. İşte neysek o olmak, o kalmak! Zordur tabii! Çünkü ayartırlar bizi. Yaranmaya çabalar, güçlü olduğumuzu kabul ettirmeye kalkar, dolaplar çeviririz. Kapalı gözler açıldığında yetersizliğimiz görülmeyecek sanki.
Güzel şeydir caka satmak, okuyucuya kur yapmak. Oysa okuyucular parti partidir ve her sanatçı ancak bir bölük okuyucuya seslenir. Niçin yazdığımız sorusunun tam karşılığını bizi okuyanlar bilir, onlar verir. Edebiyat dünyamız tereciye tere satmaya kalkış an sahte şöhretlere, üçkağıtçılara kısa bir zaman için katlanıyor.
Ben bu tür anketlerden elden geldiğince kaçındım, ama bakarsınız, şimdi tutar cevap veririm. Ölçe biçe, nedir geçerli, ona uygun laflar ederim. Ya da şaşmam bildiğimden, dikine gider, potlar kırarım. Eh, ne yapalım, biraz da sıkıntıdır sanat. Sıkıntıdan kim ne yaptığını tam biliyor?
Sonra, niçin yazdığımız, neden böyle yazdığımız, çevremizle de şartlanmıştır. Açık konuşalım; içinde yaşadığımız minik ortam, yazdığımız gazete, dergi … nasıl bir dünya görüşüne, sanat anlayışına sahipse biz de onu benimseriz, hele görevli, sürekli yazıyorsak. Şimdi bu çevrenin genel inançlarına acaba candan bağlı mıyız? Bir durum değişikliğinde biz de değişemez miyiz? Donmuş, katı kalıplar mıyız biz?
Niçin yazıyorsunuz? En kestirme cevap bence şu: Her yazanın okuyanı arayanı var, onlar için yazıyorum. Bu tür anketlerde aksayan bir taraf yok mu diye tekrar düşündüm de Kaygusuz Abdal’ın bir dörtlüğünü hatırladım. Dörtlük şu: «Bu marifet ilminden haberim yok, cahilim Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi.»





