Anasayfa / Edebiyat / MİLLİ EDEBİYAT

MİLLİ EDEBİYAT

Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri gibi milliyetçilik hareketinin de er geç edebiyatta etkisini göstereceği tabiiydi. Gerçekten 1911 yılı Nisanı’nda Selanik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi ile milliyetçilik hareketi edebiyatta da başlamış olur. Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim Haşmet ve daha önce Fecr-i Ati Encümeninde bulunan Ali Canip gibi, gençlerin çıkardıkları bir dergi Milli Edebiyat deyimini ilk defa ortaya atarak böyle bir edebiyat yaratma görevini üzerine alır. Milli Edebiyat Hareketinin tutunmaya çalıştığı yıllarda Türk edebiyatında oldukça karışık bir durum göze çarpar. Bir yandan Milli Edebiyat Şairleri kendilerini kamuoyuna kabul ettirmeye çalışırken, diğer yandan Fecr-i Ati Şairleri şöhretlerini sürdürmeye ve Servet-i Fünun sanat anlayışının mensupları edebi itibarlarını henüz ayakta tutmakta idiler. Bu arada Mehmet Akif gibi bir ustanın temsil ettiği ayrı anlayış ve dokudaki şiir tarzı da ilgi ve dikkatleri çekmektedir. Bu karışıklığı, Fecr-i Atinin dağılmasından sonra bu topluluğa mensup şairlerle daha genç nesilden bazı şairlerin Milli Edebiyat anlayışı dışında kendilerini tatmin edecek başka yollar aramaları ve denemeler yapmaya girişmeleri daha da arttırır.

Milli edebiyat sanatçıları milli bir edebiyat oluşturmak için edebi dilin millileştirilmesinden başlayarak "Yeni Lisan" davasını ortaya atarlar. Daha önce Manastır’ da "Hüsün ve Şiir" adı ile çıkan bir derginin devamı olarak çıkmaya başlayan, sekizinci sayıdan sonra Genç Kalemler ismini alan ve 11 Nisan 1911′ de biraz daha genişletilmiş ve yeniden 1, 2, 3, diye numaralandırılarak intişara başlayan dergi ilk sayısından son sayısına kadar baş makalelerini; temel hedefi yazı dili ile konuşma dili ikiliğini ortadan kaldırmak olan "Yeni Lisan" davasına ayırır. Bu konu etrafında yapılan tartışmalara yer verir.

Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamen Arapça ve Acemcenin hakimiyeti altında yapmaca bir dil olduğu inancında olan gençler, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini, "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle tenkit ederler ve daha geniş halk kitlelerine hitap etmek imkanını sağlayacağı ve böylece medeni kalkınmaya da yardım edeceği için sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasını gerçekleştirmek için yayınladıkları "YENİ LİSAN" (11 Nisan 1911) adlı makalede görüşlerini kısaca şu başlıklar altında anlatırlar:

Eski Lisan, asla konuşulmayan, Latince, İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakine taalluk eden bir şey. Din ve edebiyat bize Farisi öğretmiş, dilimize pek çok Arabi ve Farisi kelime girmiş, edebiyat ve sanat bilhassa tezyin fikri dilimize Arabi ve Farisi kaideler getirmiş, Türkçe muvazenesini kaybetmiştir.

Edebiyatımız ya şarka doğru İran’a veya garba doğru Fransa’ya yönelmiş. Bugün Fransa’ya doğru gidenlerin yaptıkları hareketlerle eskiden İran’ı taklit edenlerin hareketleri arasında bir fark kalmamıştır.

Milli Edebiyatımız yokmuş, hala da yok. Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden iptidai şarkılardan ibarettir.

Garba doğru giden gençler arasında Fransızca şiirler, piyesler yazıp bunlarla iftihar edenler vardır. Türk Dili ve Edebiyatında 35 sene evvel başlayan sadeliği öldürenler Servet-i Fünunculardır. Yazı dili ile konuşma dilini birbirinden oldukça uzaklaştırdılar.

Bugünküler yani Fecr-i Aticilerin yegane meziyeti "dünküler "adını verdikleri eski Servet-i Fünun kümesinin mahiyetini tamamiyle değilse bile anlamış olmalarıdır. Fakat vatanın bütün ümidi onlardır, onlar zekidirler, gençtirler… çalışacaklar… tekamül edecekler bizi asırlardan beri milli bir edebiyattan mahrum bırakan eski ve suni lisanı terk edeceklerdir. Onların sayesinde yeni bir lisanla terennüm olunan milli bir edebiyat doğacaktır.

Hastalıklar, eskiler İran’a yönelmişler, yeniler yani dünküler kendileri için yeni bir lisan ibda etmek lüzumunu görmeyerek ve mümkün olduğu kadar da bozarak hep eskilerin lisanını kullanmışlardır. Şimdi yeni bir hayata, bir intibah devresine giren Türklere yeni tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela milli bir lisan ister. Eski lisan hastadır. Hastalıkları; içindeki lüzumsuz ve ecnebi (yabancı) kaidelerdir. Bu kaideler yaşadıkça dil milli olamaz, kimse anlamaz.

Tasfiye, konuştuğumuz lisan İstanbul Türkçesi, en tabii bir lisandır. Klişe olmuş terkiplerden başka lüzumsuz ziynetler asla kullanılmayacak. Yazı lisanı ile konuşma lisanını birleştirirsek edebiyatımızı ihya ve kat etmiş olacağız.

Nasıl … Türkçe kaidelerle her terkip yapılabilir. Arabi ve Farisi kaidelerle niçin yapıyoruz? Bu bir ihtiyaç mıdır? Hayır eserlerimiz yaldızlı mukavvadan bir heykel olmasın. Fikre ve hisse ehemmiyet verelim. Yazılarımız sade, beyaz muhteşem, kavi; edebiyatımız da mermerden abideler olsun.

Milliyete Doğru, bize vasi bir lisan lazım lakin muntazam ve mazbut olmak şartıyla.

Tasfiye Sarfı, Arabi ve Farisi terkipler atılacak. İlmi, fenni ve edebi ıstılahlara şimdilik dokunulmayacak. Klişeleşmiş terkipler müstesna. Mesela; fevkalade, darb-ı mesel, sevk-i tabii gibi.

Türkçe cem edatından başka kati yy en ecnebi edatlar kullanılmayacak. Klişe haline gelmiş olanlar hariç kainat, inşaat, maliyet ahlak gibi. Diğer Arabi ve Farisi edatları da atacağız Ancak tekellüme geçmiş tamamen Türkçeleşmiş olan "amma, şayet, keşki. lakin, henüz, heman" gibiler müstesna.

İmla Arabi ve Farisi kelimelerin imlaları şiddetle ve dini bir taassupla muhafaza olunacak, Türkçelere gelince imla meselesini zaman halledecektir.

Gayemiz Milli bir lisan, milli bir edebiyat vücuda getirmektir. Genç Kalemler Dergisi etrafında toplanan gençler "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesini kısaca maddeler halinde şu işlemlere "bağlamışlardır.

Yeni Lisan hakkındaki düşüncelerini böylece belirten gençler, Tanzimat devrine kadar İran’ın ve ondan sonra Fransa’nın taklitçisi saydıkları Türk edebiyatının artık taklit safhasından kurtularak, yaratma devresine girmesini ve bunun için de Türk halkının hayatına yönelmesini isterler. Ancak bu yöneliş isteği roman, hikaye ve tiyatro ile ilgilidir. Bu türler, konularını ve kişilerini yerli hayattan almalıdır. Fakat tamamıyla vicdani bir keyfiyet olan şiir için böyle bir kayda lüzum yoktur. Şiire tanıdıkları bu imtiyaz, onları, sanat anlayışında ikiliğe düşürür ve Edebiyat-ı Cedide ile Fecr-i Ati ‘nin ferdiyetçi sanatçı anlayışından tamamen ayıramaz.”

Buna rağmen, Genç Kalemler’in edebiyat ve dil anlayışları Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati mensuplarınca büyük bir tepki ile karşılanır. Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Halit ziya, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Yakup Kadri ve Köprülüzade Mehmet Fuat tarafından yapılan itirazlar daha çok, "Yeni Lisan’ın" bir edebiyat dili olmayıp ancak bilim dili olabileceği, "sanat eserlerinin milletlerarası olması sebebiyle" edebiyatın da milli olamayacağı ve Genç Kalemlerce açıklanan Milli Edebiyat anlayışının ırki bir karakter taşıdığı noktalarında toplanır. Bir yıldan fazla süren bu karşılıklı çekişmeler sırasında, Fecr-i Ati’den Hamdullah Suphi ile Celal Sahir Yeni Lisan hareketini kabul ettiklerini bildirirler. Genç Kalemler, bir yandan da Yeni Lisanla yazdıkları yazıları yayınlayıp, aynı sayfada, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerinden birinin bir şiiri ile Yeni lisanla yazılmış bir şiiri yan yana koyarak okuyuculara karşılaştırma imkanı sağlamaya çalışırlar. Bu yazılar arasında en uygun örnekler Ömer Seyfettin’in hikayeleriyle Ziya Gökalp’ın bazı şiirleridir.

Balkan Harbi yüzünden dergi 1912 Eylülü’nde kapandıktan sonra yazarlarının büyük bir kısmı İstanbul’ a geçerek yazılarını Türk Yurdu’nda ve diğer bazı dergilerde yayınlamaya devam ederler.

Milli Edebiyat Hareketi, kısa bir süre içinde sanatçı kadrosunu, muhalefeti bırakan sanatçılar v.e yeni yetişen gençlerle genişletir. Süleyman Nazif, Cenab Şehabettin ve Ali Kemal’in şiddetle devem eden muhalefetlerine rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından önce konuşma dili edebiyat dilinin yerini tamamen alır, bu gayeye ulaşmak için Tanzimat’tan beri süren çabalar sonuç verir.

Ziya Gökalp, Fuat Köprülü gibi büyük fikir ve ilim adamlarının devamlı yardımlarıyla kuvvetlenen Yeni Lisan Cereyanı; Türk dili ve edebiyatının sadeleşmesi ve sade bir güzellik içinde işlenerek gerek nesir, gerek şiir alanında Refik Halit, Yakup Kadri, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz gibi kuvvetli şahsiyetler yetiştirmesi yolunda, edebi hayatın akışına faydalı bir sürat kazandırmış, edebi milli bir harekettir.

Dil hususunda ve aruzun yerine hece veznini geçirme konusunda kendisinden önce gelen Servet-i Fünun ve Fecr-i Aticilerden ayrılan Milli edebiyat sanatçıları, şiiri sanatçıya ait şahsi bir mesele olarak kabul edip, estetik bir haz sayarlar. Bu yönleriyle de kendilerinden önce gelen. bu edebi akımların ferdiyetçi olan estetik anlayışına yaklaşırlar. Ancak Türkiye’nin ölüm kalım mücadelesi yaptığı ülkenin birçok cephede savaştığı halkının büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde kıvrandığı böyle nazik bir zamanda bile, genç şairlerin sırf kendi duygu ve hayallerinden ayrılmamaları birçok aydın tarafından yadırganır. Birçok şair ve yazar bu tutumun yanlışlığını dile getirmeye çalışır.

Aruzun yerine hecenin geçmesi de pek kolay olmaz, genç nesli bu vezni benimsemeye alıştırmak için uzun ve sürekli telkinler yapılması gerekmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Servet-i Fünun, Yeni Mecmua, Büyük Mecmua ve Dergah gibi dergilerin sürekli yayınları ile şiirde dil ve veznin millileştirilmesi, meselesi tamamen gerçekleşir. Dil ve veznin birkaç yıl gibi kısa bir sürede millileştirmesi konusunda "Hecenin Beş Şairi ‘nin de" payı büyüktür. .

"1908′ den sonra, sadece ferdi temaları işleyen, dilde Servet-i Fünun nesrinin bir devamı olan, sosyal hayat ve onun sorunları ile genellikle ilgisiz kalan Fecr-i Ati hikaye ve romanlarının yanı başında, daha çok hayata ve sosyal meselelere yönelen, yapma bir dil ve üslubu bir yana bırakarak konuşma dilini ve üslubunu hakim kılmaya çalışan yeni bir hikaye ve roman tarzının da hızla yer almaya başladığı görülür. Bu tarz roman ve hikayeler arasında Refik Halit’in "Memleket Hikayeleri" Ebubekir Hazım’ın "Küçük Paşa" romanı gibi, milliyetçiliği normal bir sosyal davranış olarak yaşatanların; Halide Edip’in "Yeni Turan" ve Ahmet Hikmet’in "Gönül Hanım" romanları gibi milliyetçiliği siyasi bir ideoloji olarak ele alanların; yine Halide Edip’in "Ateşten Gömlek" Romanı gibi İstiklal Mücadelesini canlandıranların; Yakup Kadri’nin "Kiralık Konak" romanı ‘gibi Türk yaşayışının Tanzimat’tan başlayarak üç nesil boyunca geçirdiği sosyal değişiklikleri tasvir ve tahlil edenlerin de yer aldıkları göz önünde tutulursa, bu devirde roman ve hikayeciliğin Türk sosyal hayatını ve meselelerini ne kadar çeşitli yönlerden ve ne kadar genişlemesine ele almaya çalıştığı kolaylıkla anlaşılabilir. Ancak bu genişliğe karşılık, ele alınan sosyal meselelerde tatmin edici bir derinliğin henüz bulunmadığını da kaydetmek gerekir. Ayrıca bu sosyal muhtevanın içinde roman ve hikayenin ezeli teması olan aşk maceralarının da unutulmamış olduğu ve bu devrin hemen bütün romancı ve hikayecilerinin yalnız aşk temasını işleyen roman ve hikayeler yazdıkları da belirtilmelidir.

Bu devrin roman ve hikayelerinde fert hayatından sosyal hayata doğru genişçe bir açılmanın; tema bakımından sosyal konulara doğru büyük bir kaymanın başladığı görülmüştür.

Edebiyat tarihçileri tarafından 1911-1923 yılları arasında sınırlandırılan Milli edebiyat, roman türünde 1950’lere kadar devam etmiştir. Çünkü Cumhuriyet ile birlikte siyasal bakımdan yeni bir döneme geçilmişse de, Cumhuriyet romanını Milli Edebiyat temsilcileri, roman ve hikaye yazarları devam ettirmiştir.

Milli Edebiyat akımının roman alanında iki ana ilkesi dikkati çeker. Birincisi, milli konulara, yerli yaşama yönelmek ilkesi, ikincisi de sözlü gelenekten gelen halk edebiyatını yeniden değerlendirmek ilkesi.

Milli Edebiyat akımı, yazarları yerli konulara, her sınıftan halkı anlatmaya çağırırken, Osmanlı edebiyatında söz konusu edilmeyen Anadolu konusuna da çağırır. Nitekim 1950’lere kadar olan dönemde yazarlarımız, Küçük Paşa, Ateşten Gömlek, Çalıkuşu, Yeşil Gece, Yaban, ve Kuyucaklı Yusuf ile Anadolu’yu romana sokarlar.

Milli Edebiyat Hareketi’nin başlattığı yerli kaynaklara yönelme hadisesi de masalları, destanları, halk hikayelerini yeniden canlandırma ve değerlendirme şeklinde olur. Ziya Gökalp Türk masallarını yeniden işler; Ömer Seyfettin masallardan efsanelerden konular alır; Fuat Köprülü, Nasrettin Hoca fıkralarını koşuk biçiminde yazar.

Milli Edebiyat devrinin en tanınmış şair ve yazarları şunlardır: Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Yusuf Ziya Akçura, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ali Canip, Mithat Cemal Kuntay, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi, İbrahim Alaaddin, Beş hececiler Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Aka Gündüz, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Ebubekir Hazım ve daha birçok sanatçı bu edebi hareketin safında yer almıştır.

 

 

Milli Edebiyat Dönemi Gelişmeleri

 

1911 yılında Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlar. Milli Edebiyat hareketi öncelikle bir dil hareketidir. Sade Türkçenin bir dava olarak ele alınması ilk kez bu dergide ortaya konulmuştur. “Milli Edebiyat” terimi de ilk defa bu dergide kullanılmıştır.

 

Bu dönem sanatçılarının şiir anlayışıyla, Fecr-i Ati topluluğunun şiir anlayışı birbirinden pek farklı değildir. “Şiir vicdani bir keyfiyettir” düşüncesinde olan şairleri bireysel konuları işlerler. Daha sonra 1917 yılında yaptıkları bir toplantıda, hece ölçüsünü kullanma, günlük konuşma diliyle yazma noktasında birleşen şairlerin, içerik konusunda her birinin ayrı bir yaklaşımda olduğu gözlenir. Bu dönem sanatçıları Divan edebiyatını, Doğu edebiyatının, sonrasını ise Batı edebiyatının taklitçisi olmakla suçlarlar.

 

Şiirde daha çok bireysel konulara yönelen bu dönem sanatçıları, roman ve öyküde sosyal meselelere eğilmişler; milliyetçilik düşüncesi, Kurtuluş savaşı gibi konuları ele almışlardır. Konuların İstanbul dışına çıkarılması da bu dönemin belirgin özelliklerindendir. Ayrıca “aşk” bu dönem roman ve hikayesinin en önemli teması olarak dikkat çeker. Bu eserlerde dil günlük konuşma dilidir.

Modern Türk Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil ve üslûpta Osmanlıcayı sürdüren, millî kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük bir bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her sahada millî kimlik arayışları başlamıştır.

 

Türk dili, Türk vezni, Türk zevki ve kültürü ile millî konuları, millî ülküleri işleyen Türk edebiyatı ihtiyacı ve özlemi sonucunda 1911-1923 yılları arasında Millî Edebiyat akımı var olmuştur. Türk milletine mensup olma şuuru, tarih içinde devamlılık düşüncesi, olduğu gibi kalarak batılılaşma inancı, 1911-1923 yılları arasındaki akımın temelleridir. Bu dönemin bariz özelliği, Türk romantizminin edebî tezahürlerini göstermesidir.

 

Cumhuriyet’in kuruluşunu hazırlayan milliyetçilik ideolojisi içinde doğan Milli Edebiyat akimi Cumhuriyet’in ilk yıllarında en olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet rejimi ve bu devirde meydana getirilen sosyal ve iktisadî müesseseler üstünde başlarında büyük Türk sosyologu ve düşünürü Ziya Gökalp’in bulunduğu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili oldu. Gökalp’in Türkiye ve Türkler için şekillendirdiği düşünceler başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüşünün kaynağını teşkil etti. Halka ulaşabilmek ve onunla bütünleşebilmek için onun dilini kullanmak gerektiğine inanan bu nesil yazarları, eserlerinde konuşma dilini kullandılar. Halk dilini kullanırken gençlik yıllarında hayran oldukları Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) yazarlarının ince zevkini günlük dile aktardılar.

 

1911 yılında Selânik’te çıkarılmaya başlanan Genç Kalemler dergisinde başladı bu çalışmalar. Bir kısmı daha sonra Cumhuriyet dönemi yazar ve şairleri arasında da yer alan bu edebiyatın temsilcilerinin en önemlileri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin (öncü), Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip (öncü), Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri, Halide Edik Adıvar, Hamdullah Suphi, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Fuat Köprülü, Halide Nusret Zorlutuna, Şükûfe Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

 

Milli Edebiyat akımının özellikleri, Cumhuriyet’in ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:

Milli Edebiyat Dönemi Genel Özellikleri

1) Dilde yalınlık (en mühim prensip),

2) Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin atılması. Yalın (süssüz, sanatsız, özentisiz) bir dille yazma; İstanbul Türkçesini kullanma.

3) Halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma

4) Hece ölçüsü

5) Konu seçiminde yerlilik

6) Konularını hayattan, ülke şartlarından seçme

7) Millî kaynaklara yönelme

 

İslâmcı, Osmanlıcı, gelenekçi görüşlere sahip yazarlardan bireysel eğilimli yazarlara kadar tüm edebiyatçılara açık bir bütünlük mevcuttur. Çünkü artık söz konusu olan Millî Edebiyat akımı kavramı değil, Millî Edebiyat dönemidir. Bu akım dilde ve duyuşta 1911-1915 dönemi milliyetçilik fikirlerinin ön plânda olduğu roman, hikâye, tiyatro eseri ve şiirler verilmesini sağlamıştır.

Başlangıçta Fecr-i Âtî roman ve hikâyecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Refik Halit Karay, gerçek kişiliklerini Millî Edebiyat akımı içerisinde göstermişlerdir. Fecr-i Âtî topluluğu dışında kalan, İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, kendi şiir anlayışlarına göre eserler veren ve daha sonra Millî Edebiyat akımına katılan şairlerdir. Gerek Mehmet Âkif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlı, şiir dili ile konuşma dili arasındaki uzlaşmayı sağlamışlar, Türk diline zor uyan aruzun engellerini ortadan kaldırıp, yaşayan Türkçe ile başarılı şiirler yazmışlardır.

 

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN DİL ANLAYIŞI

 

1) Yabancı dilbilgisi kuralları, Arapça, Farsça ad ve sıfat tamlamaları bırakılmalıdır.

2) Yabancı sözcükler, kendi dillerinde dilbilgisi bakımından hangi türden olursa olsun, Türkçede ne olarak kullanılıyorsa, dilbilgisi yönünden o türden sayılmalıdır.

3) Arapça ve Farsçadan gelen sözcüklerden, konuşma diline kadar girip yaygınlaşmış olanlar Türkçeleşmiş sayılmalı ve kullanılmalıdır.

4) İstanbul hanımlarının günlük konuşma dili esas alınmalıdır.

5) Terimler bilimle ilgili oldukları için aynen kullanılmalıdır.

6) Türkiye Türkçesine diğer Türk lehçelerinden sözcük alınmamalıdır.

 

Milli Edebiyat Dönemi Önemli Temsilcileri

 

ÖMER SEYFETTİN (1884-1920): Milli Edebiyat hareketinin önderlerinden olan sanatçı daha çok hikayeleriyle tanınmıştır. “Yeni Lisan” makalesinde ortaya koyduğu görüşlerini, hikayelerinde uygulamaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Dilimizin sadeleşmesinde önemli yeri olan Ömer Seyfettin, anılarından, tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşayışlardan yararlanarak, gücünü çekici anlatımından, olaylardan alan, çoğunlukla beklenmedik sonuçlarla biten hikayeleriyle edebiyatımızda önemli bir yer tutar.

Hikayeleri: İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lale….adı verilen kitaplarda toplanmıştır.

 

ZİYA GÖKALP (1876-1924): Şiiri, düşüncelerini halka yaymak için bir araç olarak kabul eden sanatçı, bu türde sanatsal yönden güçlü ürünler vermemiştir. Daha çok Türkçülük düşüncesini sistemleştiren bir düşünür ve sosyolog olarak tanınmıştır. Önceleri, bütün dünya Türklerini bir bayrak altında toplamayı amaçlayan “Turancılık ”görüşüne bağlıyken, sonraları “Türkiye Türkçülüğü” düşüncesine yönelir. Günlük konuşma diliyle yazı dilinin birleştirilmesi gerektiğine inanan sanatçı eserlerinde bunu başarıyla uygular. Şiirlerinde hece ölçüsünü kullanan Ziya Gökalp (Turan adlı şiiri hariç), konu olarak daha çok eski Türk tarihine, İslamiyet öncesi dönemlere yönelir. Ayrıca yurt, millet, ahlak, din ve uygarlık gibi konuları da eğitici bir yaklaşımla ele alır.

Eserleri: Şiir: Kızıl Elma, Altın Işık, Yeni Hayat

Nesir: “Türkçülüğün Esasları”, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”; “Türk Medeniyeti Tarihi”, “Malta Mektupları”.

 

REFİK HALİT KARAY (1888-1965): Fecr-i Âtî’den sonra Millî edebiyat hareketine katılmıştır. Eserlerini de bağımsız bir şahsiyet olarak vermiştir. Edebî hayatı köşe yazarlığı ile başlamıştır. Sonra da sırayla hikâyeciliği ve romancılığı gelir. İlk yazılarında günlük hayatı ele almış, sosyal hayattaki çarpıklıkları, zekî ve nükteli bir üslûpla dile getirmiştir. Hayatın gülünç yanlarını karikatürize etmiştir. Sade ve temiz bir dille yazdığı Memleket Hikâyeleri’nde Anadolu insanının hayatını bütün canlılığı ile yansıtmıştır. Gözlem yeteneğinin üstünlüğü dikkat çeker. Eserlerinde kişilerin ruh tahlillerine fazla değinmez. İnsanların dürüst olmayan, kurnazlık ve menfaatçilikle ilgili yönlerini ortaya koyar. Bunu mizah ve eleştiri ile yapar. Hiciv, eserlerinde önemli bir unsurdur. Şahısları kendi sosyal çevreleri ile birlikte anlatır. Konuşma dilinin bütün canlılığını ve tabiliğini ortaya kor.

Romanları: İstanbul’un İç Yüzü, Çete, Sürgün, Nilgün, Bugünün Saraylısı, Kadınlar Tekkesi, Anahtar

Hikâyeleri: Memlekete Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri (Hatay’da sürgünde yazdığı eseridir).

Hiciv ve Mizah Yazıları: Kirpinin Dedikleri

 

HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964): Daha çok İngiliz edebiyatındaki romanlardın etkilenen sanatçının eserlerini üç grupta inceleyebiliriz. Kadın psikolojisine eğildi romanları (Seviye Talip, Raik’in Annesi, Handan), Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı romanları (Vurun Kahpeye, Ateşten Gömlek), toplumsal konuları ele aldığı töre romanları (Sinekli Bakkal, Tatarcık, Sonsuz Panayır….)

Dilbilgisi kurallarına ve anlatıma pek özen göstermeyen sanatçının diğer önemli eserleri şunlardır:

Yeni Turan, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu (Roman); Türk’ün Ateşle imtihanı, Mor salkımlı Ev (Anı); Harap mabetler, Dağa Çıkan Kurt, Kubbede Kalan Hoş Sada (Hikaye) Ayrıca sanatçının birçok araştırma yazısı ve çevirisi vardır.

 

REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1889-1956): Realist bir anlayışa sahip olan yazar Milli Eğitim müfettişliği görevi ile Anadolu’yu dolaşmış, buradaki yaşamı gözlemlemiş, bu gözlemlerini yalın bir dil ve anlatımla eserlerinde dile getirmiştir.

 

Reşat Nuri Güntekin, romanlarında yoğun bir Anadolu atmosferi vardır. Bu atmosfer içinde yurt ve toplam gerçeklerini, töreden kaynaklanan doğru ya da yanlış inanışları ele alır. Bu konular, öykülerinde, mizah unsuruyla da birleştirilerek verilir. Yazar, ilk ününü, duygusal bir aşkı dile getirdiği ve birçok yönleriyle Anadolu’yu anlattığı “Çalıkuşu” romanıyla sağlamıştır. Sanatçının önemli eserleri şunlardır:

Roman: Çalıkuşu, Damga, Yeşil Gece, Yaprak Dökümü, Bir Kadın Düşmanı, Miskinler Tekkesi, Kan Davası…

Öyküler: Tanrı Misafiri, Leyla ile Mecnun, Olağan İşler…

Oyunları: Hançer, Hülleci, Tanrı Dağı Ziyafeti…

 

MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ (1890-1966): Türk Edebiyatı araştırmalarını sistemleştiren ve edebiyat tarihçisi olarak ün kazanan sanatçının eserleri de bu yoldadır. Bugün bilinen birçok şair Mehmet Fuat Köprülü ‘nün araştırmaları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir