Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / HİKAYECİLİĞİMİZİN BUGÜNKÜ DURUMU- Yaşar Nabi Nayır

HİKAYECİLİĞİMİZİN BUGÜNKÜ DURUMU- Yaşar Nabi Nayır

HİKAYECİLİĞİMİZİN BUGÜNKÜ DURUMU- Yaşar Nabi Nayır

 

Hikayeciliğimizin bugün, sanat dergilerimizde, romancılarımızdan çok sözü ediliyor. Hikayeye verdiğimiz bu aşırı önem bir yabancıyı şaşırtabilir. Ama bizi şaşırtmıyor. Çünkü gerçek sanat değeri taşıyan eserler çerçevesi içinde romandan çok hikaye kitabı basıldığını, üstelik genç yazarlardan en değerlilerinin hikayede karar kılmış göründüklerini biliyoruz.

 

Biliyoruz, bildiğimiz için de bu sonucu tabii buluyoruz ama doğru buluyor muyuz, o ayrı mesele. Fransa, İngiltere gibi memleketleri ele alırsak her yıl basılan on romana bir hikaye kitabı ya düşer ya düşmez. Eski şöhretler gibi yeni parlayanlar da hikayeyi küçümserler. Çok kere dikkati çeken bir yazarın ilk eseri bir roman olur. Bunu da tabii bulmak gerek. Çünkü ne okurlar ne de yayınevleri tutar hikayeyi. Fransa’da bir hikaye kitabını yayınlatmak, hatta tanınmış bir imza için bile, pek kolay işlerden sayılmaz.

 

Edebiyat tarihini ele alın. Romancı dediniz mi, yüzlerce ad birden hücum eder zihninize. Ama uluslararası üne ulaşmış hikayeci adlarını bir çırpıda hatırlamaya kalktınız mı iki elinizin parmakları fazla gelir hesaplarını tutmaya. Bütün büyük romancılar denemiş hikayeyi, ama kimse hatırlamaz onları bu taraflarıyla de ille Bocaccio, Maupassant, Çehov, O. Henry gibi hikaye üzerinde ayak diremiş beş on kalburüstü yazara layık görür bu sıfatı.

 

Hikaye de, roman da yok edebiyat tarihimizde. Sanatta Batı ölçülerini örnek almaya başladığımız sıralarda yeni yetişen sanatçıların ileri bir teknik ve geniş bir soluk isteyen romana girmeye cesaret edemeyerek küçük hikaye a!anında karar kılmalarını tabii karşılayabilirdik. Ama ardında Halit Ziya’lar, Yakup Kadri’ler, Halide Edip’ler, Reşat Nuri’ler gibi dörtbaşı mamur romancılar bırakmış bir edebiyatın yeniden küçük hikaye ile anlatma sanatının çıraklığını yapmaya kalkışmasını açıklamak biraz zor oluyor. Edebiyatın temel taşı olan romanı bu kadar hor görerek büyük anıtlar yerinene kadar süslü ve güzel olsalar da küçük kulübelerle yetinmemize şaşmamak elden gelmiyor. Gerçek sanat kabiliyetlerini romana doğru sürmek için bir süre hikayeyi boykot etmemizin yararsız olup olmayacağını da düşünüyor insan. Yazarlarımız şiir ve küçük hikaye ile dergi sayfalarına kapanmak hastalığından vazgeçmedikçe geniş soluklu, kalıcı eserleri daha çok bekleyeceğiz galiba.

 

Son savaş içinde ve ondan sonraki yıllarda hikayeciliğimiz geniş bir gerçekçilik kampanyası geçirdi. Daha önce de Sabahattin Ali, Bekir Sıtkı, Umran Nazif gibi -zamanlarında genç sayılan- yazarlar hikayede gerçekçilikle ülkücülüğü ustaca birbirine katarak memleketin kaderinden sahneler resmetmeye çalışmış ve bu yolda hayli başarılı örnekler de vermişlerdi. Hatta onlardan önce Memleket Hikayeleri ile Refik Halid’in, bir kısım hikayeleriyle de Ömer Seyfettin’in aynı yolu tutmuş oldukları söylenebilir. Memleket yaralarının deşilmesinde hikayenin etkili rolünden yararlanmayı sonraları daha geniş ölçüde kullanmayı denediler. Bu yolda en ustalıklı ve en cesur hamleleri yapan Orhan Kemal kısa zamanda kazandığı büyük başarı ile izinde yürüyen birçok gençlerin çıkmasına yol açtı. Artık -bazılarının deyimi ile- sosyal gerçekçilik akımı doğmuştu. Sosyal yararı sanatta başarının tek ölçüsü haline getirmeye kalkışanların devamlı çabaları bu yoldaki araştırmaları hızlandırdı ve gerçekçilik adına gerçekçiliği de geride bırakan aşırı bir kötümserlik edebiyatı aldı yürüdü. Bu hikayelerde en çirkin sahnelerin en acı ve kaba sözlerle anlatılmasından kaçınılmaması, kabalıkla çirkinliği adeta ülküleştiren aşırılıkların ortaya çıkmasına, gene Orhan Kemal etkisi altında hikayede konuşmanın sahne edebiyatını andırır bir dereceye vardırılarak «dedim, dedi» den ibaret hikayelerin kabak tadı verecek bir bollukla yazılmasına yol açtı. Gerçekçilik derken hiç farkında olmadan natüralizm gibi modası çoktan geçmiş bir akıma kapılmış olduk.

 

Yeniliği yüzünden ilk zamanlarda çok dikkati çeken, Anadolu’nun bilmediğimiz birçok taraflarını öğrenmemize imkan verdiğinden dolayı da hoşumuza gitmekten geri kalmayan bu gerçekçilik sonunda kendi aşırılığının batağına saplanmak tehlikesi ile karşı karşıya geldi.

 

Bir vakitlerin şairane ve süslü aşk hikayelerinin tepkisi sayabileceğimiz bu tarz da kendi şımarıklığının esiri olmaktan kurtulamadı ve zamanla gerçek okurların sabrını taşırmaya başladı. Bu aşırılığın da bir tepkisi olmak gerekirdi, nitekim de oldu. Bir aşırının daha az zararlı olmayan bir başka aşırıyı doğurması edebiyatta hemen her zaman görülen hallerdendir. Sosyal gerçekçilik adı altında gerçekçiliğin kötüye kullanılması birdenbire hikayeciliğimizde büyük bir soldan çark hareketinin belirmesine sebep oldu. Bu da gitgide soyuta doğru yol alan bir gerçeküstücülük -sürrealizm- şeklinde kendini gösterdi. Hikayede dil dahil, zaman, yer, tutarlık, mantık gibi bütün düzenleyici kuralları hiçe sayan bir başıboşluk yüzünden anlamadığı, hikayede ise anlatılmaya çalışılan şeyi anlamanın şart olduğuna inandığı için okurun hiç tutmadığı yeni bir hikaye türü beş on hikayeci arasında filizlenip boy verdi ve bu alanda tuhaflıkla şaşırtıcılığı elden geldiğince ileri götürmek başlıca erdem sayılmaya başlandı. Bugün hikayeciliğimize hakim olan bu iki aşırılığın onun tabil yolunda yürüyüp gelişme¬sine karşı en büyük engeller olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Fransız sürrealizminden nasıl şiirde, hele hikayede fazla bir şey kalmadı ise gerçeküstücülüğe özenen ve içlerinde gerçek kabiliyetler de bulunan yeni sanatçılarımızın bu yoldaki çalışmalarının da aynı derecede boşa gideceğini şimdiden söyleyebiliriz. Tek tesellimiz bu çıkmaz yola sapmış olanların henüz pek genç yaşta bulunmaları, dolayısıyla de ilerde asıl yollarını bularak bize kabiliyetleri ölçüsünde eserler vermelerinden umut kesmenin doğru olmayacağıdır. Her karanlık yazının insanı Kafka ününe eriştiremeyeceğini elbette anlayacaklar.

 

 Gerçeküstücü hikayenin ilk ciddi işaretini ölümünden az önce Sait Faik vermişti. Yaşasaydı bu alanda bize kalıcı eserler vermesi de beklenebilirdi. Çünkü o, hikayede alegori ile gerçekçiliği sahiden şaşırtıcı bir şekilde birbirine katmanın yolunu bulmuş tek sanatçımızdı. Bu yoldaki ilk araştırmalarında ulaştığı başarı birçok yeni yetişenlere cesaret verdi ve yalnız bu bakımdan zararlı oldu denebilir. Çünkü onun peşinden bu yola atılanlar, Sait’in gücünden de tecrübesinden de yoksun olduklarını hesaba katmıyorlardı. Şair hikayecilerimizin en büyüğü olan Sait Faik hikayede fantezinin her türlüsünü mantık sınırını aşmayan ölçüler içinde denemişti. Başvurduğu bu tarz onun için bir parola, bir dogma değildi, çabuk usanan tabiatıyla nasıl denediği çeşitli tarzları birer birer bırakmışsa bu son eriştiği aşamayı da geride bırakacak bize belki daha başka cephelerini göstermek hevesine kapılacaktı. Hiçbir açıklamaya, tez oyununa girmeden sadece «içimden böyle geldi böyle yazdım» deyip geçiveren Sait’in tersine yeni gerçeküstücüler hemen büyük bir keşifte bulunmuş insanların pozunu takınıp çevrelerine yukardan bakmaya, kendi tarzlarında yazmayanları küçük görmeye kalkışıyorlar, böylece de sanat alanında ne kadar toy olduklarını hemen meydana çıkarıveriyorlar.

 

Sosyal gerçekçilerle gerçeküstücülerin birleştikleri tek nokta hep bildiğimiz, belli bir konusu olan dörtbaşı mamur hikayeyi küçümsemeleridir. Bir hikaye sosyal bir değer taşımayan basbayağı bir olayı düpedüz anlatıyorsa, damga hazırdır: magazin hikayesi. Oysa bakın edebiyat tarihine! O. Henry’nin, Maupassant’ın, Pirandello’nun, hatta Çehov’un hikayeleri bu tarifle magazin hikayesinden başka nedirler? Ama birtakım meraklı olayları sürükleyici bir ustalıkla anlatmasını bilmiş olan Boccaccio’yu yüzyıllardır ayakta tutan nedir? Bir hikayeyi ustalıkla anlatmasını bilmek sanatından başka? Bir hikayeyi ustalıkla anlatmanın türlüsü olur. Kabul. Ancak her türlüsü de sanat çerçevesi içine girer. Bugünün hikayecisi tabii ne Maupassant gibi yazacaktır, ne de Boccaccio gibi. Ama onun da insan kaderinin türlü cilveleri üzerinde durup bir olayı, tuhaflıklara başvurmadan ya da herhangi sosyal bir tezi savunmadan anlatmak hakkıdır canım. Necati Cumalı geçenlerde haklı olarak edebiyatta aşk konusu üzerinde duruyordu. Otoritesini nereden aldığı bilinmeyen bir baskı yeni edebiyatımızdan aşkı kolundan tuttuğu gibi kapı dışarı edivermiştir. Bu haksız müdahalenin yankıları yeni yeni başlıyor diyebiliriz. Başlaması da çok yerinde oluyor. Magazin hikayelerinin daha çok aşk konusu üzerinde dönüp dolaşmaları bu konu üzerinde gerçek sanat eserlerinin yazılamayacağını göstermez. Bir hikayenin başarı derecesini görülmemişliği, duyulmamışlığı, acayipliği ya da aşırılığı teşkil edemeyeceği gibi. Hatta yeniliğe gereğinden çok önem verilen çağlarda moda akımların etkisi altında kalarak bir sanat eserini salt yeni görünen yanı için beğenmiş olup olmadığımıza dikkat etmemiz gerektiğini de unutmamalıyız üstelik.

 

 

Bu satırları okurken bazı genç heveslilerin bıyık altından gülümseyerek, «eh, artık o da yaşlanıyor, elbette yeniden yana çıkacak değil!» diye söylendiklerini duyar gibi oluyorum. Hayır dostlarım, ben hiçbir zaman yeninin körü körüne övücüsü olmadım. Yeni adına ne kalp paraların sürülmüş olduğunu pek iyi bildiğimden sunulan yeniliğin altında gerçek bir sanat yönü olup olmadığına bakmayı öteden beri adet etmişimdir. Yenilik için yeniliği hiçbir zaman kabul etmedim, yeninin tek başına bir erdem olabileceğini kabul etmediğim gibi. Eskinin, ölmüşün yararsızlığına inandığım kadar yeninin de aramıza buyur edilmeden önce kimliğine bakılması nereden gelip ne yapmak istediğinin iyice araştırılması gerektiğine inanırım.

 

Nedendir bilmiyorum, bir zamandır şair hikayecilerimizi küçümsemek modası çıktı ortaya. Sanki bir sanatçının yazıya şiirle başlamış olması affedilmez bir suçmuş ve ille orada kalması gerekirmiş gibi.

Şair hikayecilerimizin en büyüğü bence Sait Faik’tir. Ne var ki o ilk hevesli denemelerinden sonra şiiri bırakarak hikayede karar kılmış, şiiri sonradan aklına estikçe ve üstüne düşmeden yazar olmuştur. Şair hikayecilerimizin ilki olarak da rahmetli Kenan Hulusi’yi anmak gerekir. Hulusi’nin uzun zaman hikayede aradığı

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir