Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / GÜNLER BOYUNCA- Yaşar Nabi Nayır

GÜNLER BOYUNCA- Yaşar Nabi Nayır

GÜNLER BOYUNCA- Yaşar Nabi Nayır

 

Hala alışamadık Sait Faik’in yokluğuna, diyeceğim ama değil, hala inanmış değiliz bu yokluğa demek daha doğru. Ne zaman açsak bir hikayesini, şiirini, yazısını, capcanlı karşımızda… Tatlı tatlı konuşuyor bizimle. Hep o ateşli, deli dolu, ama ne kadar sıcakkanlı dost… Kimi gülüyor, kimi kızıyor. Küplere biniyor, ama küplere bindiği zaman da hani şöyle sevimli bir nükte yaptınız mı kahkahayı basıvereceği besbelli.

 

Edebiyatımızın en çok edebiyatla, şiirle dolu hikayelerini o yazdı diyebilirim. Yalnız en yapmacıklı yerinde bile içten gelme olduğunu hemen belirterek sizi kendine bağlayan, size içini döktüğünü belli eden bir büyüsü var ki işte asıl bu tarafını kimse taklit edemedi. Edemez de. Çünkü o bu ustalığa kimseyi taklit ederek varmadı. Kişiliği ile birlikte getirmişti o erdemi, gene birlikte götürdü.

 

Bütün büyük sanatçılar gibi, ölümünden sonra da büyüdü. Kişiliğinde eserini küçülten, gerektiği ölçüde ciddiye alınmasını önleyen bir taraf vardı adeta. Yok o şimdi. O derbeder, tedirgin yaşayışını aldı git¬ti. Ama ancak öyle, gönlünce özgür bir yaşayışla verebileceği eserleri bıraktı ardında. Büyüyen o eser şimdi. Durmadan da büyüyecek. Öyle sanıyorum ki, gelecek kuşaklar onu bizden iyi anlayacak, bizim pek yakınında olduğumuz için gözümüzden kaçan erdemlerini daha iyi kavrayacaklar.

 

Bu ay içinde, üç acı mektup aldım. Üçü de tanıdığım, sevdiğim kişilerden. Biri şiirinin dergideki yerini beğenmemiş, öteki iki sayı arka arkaya girmemesine alınmış. Üçüncüsü ise şiir kitaplarının basılması için koyduğumuz jüriden geçme şartını kendi kitabının basılmasını önlemek için düşünülmüş bir tedbir olarak görmüş. Üçü de ağır bir haksızlığa uğramış kişilerin acı ve kırgın diliyle yazmışlar.

 

Bir edebiyat dergisinin yazı işlerini yirmi iki yıldır yöneten adamın bu çeşit yergilere kanıksamış olması gerek ya, gene de insan, üst üste böyle beklenmedik hücumlara uğrayınca bir fena oluyor. Gücüne gidiyor adamın.

 

Üzüntülerini anlamıyor değilim. Nasıl anlamam? Benim de yazı hayatına atıldığım sıralarda dergilere gönderdiğim yazılardan hiç ses çıkmayınca üzüldüğüm olmadı mı? Yazılarım layık görmediğim yerlere konunca içimde bir tuhaf eziklik duymadım mı? Çook. Ama bilmeyerek üzüntüme sebep olanlara kızmadım, kızmak hakkını kendimde görmedim. Bana bir garezleri mi var? diye düşündüm. Yok. Yazımı beğenmedilerse, ona benim verdiğim önemi vermedilerse nasıl suçlu bulabilirim onları? Ama daha kötüsünü basmışlar da benimkini beğenmemişler. Olur a, zevklerinin gereğini yerine getirmişler. Elbette dergilerinde iyisi dururken, kötüsünü basmayı istemezlerdi: Demek ki bir kasıt olamaz davranışlarında. Zevkinden dolayı da bir kimse suçlandırılamaz. Olsa olsa o dergiyi yönetenin zevki benimkine uymuyor der, o dergiye bir daha yazmam. Ama neden kızayım, neden zavallı adamı hiç aklımdan geçmemiş birtakım kötü niyetlerle suçlayayım.

 

Ben o zamanlar böyle düşünürdüm, şimdi de yazısına dergimde bir haksızlık yapıldığını sananların böyle düşünmelerini bekliyorum. Dergime en iyi şeklini vermek için elimden geleni yaptığımdan şüphe edilebilir mi? ister miyim iyisi dururken kötü yazılar yayınlamayı? Oysaki, bakın, bir hevesli genç son gönderdiği şiir için ne yazmış bana: "Bu şiiri de yayınlamazsanız size gelen yazıları okumadığınıza hükmedeceğim!» O kadar güveniyor yolladığı şiire. İyi şey bu güven, güvenmeli insan kendine. Ama bu¬nu yaparken, de mantık ölçüsünü elden kaçırmamalı. Varlık’ın her sayısında yeni yeni imzalar çıkıyor. Acaba bu genç şair, o şiirlerin gelenler arasından kur’a ile mi seçildiğini sallıyor? Gelen yazılar okunmasa nasıl seçilir o şiirler? Haksızlıktan yakınanların daha büyük haksızlıklara meydan vermemeye çalışmaları gerekmez mi?

 

Gelen yazıları okumadan atmak!… Oysa ki işimin en güç, en yorucu, en ağır tarafı bu: gelen yazıları okumak. Okuyucular her ay başı dergilerini alıp rahatça gözden geçirirlerken onu hazırlamış olanın bir ay içinde dergideki yazıların en az on katını okumak zorunda kalmış olduğunu düşünüyorlar mı? Yorgunlukların en zevksizi bu. Keçiboynuzu çiğnemekten de beter. Okunan yazıların içinde o kadar düşük düzeyde olanları var ki, insanı okumaktan soğutuyor adeta. Yediğiniz nefis yemekleri hazırlamak için mutfağın mide bulandırıcı kokularına katlanmak zorunda kalan ahçının durumunu göz önüne getirin, anlarsınız.

 

Bu yorucu işin bir de sorumluluk yanı var. Birtakım yazıları her gün ayrı ayrı okuyup üzerlerinde yargıya varacaksınız. Oysaki her gün ölçüsü bir olmuyor insanın. On tane abur cubur okuduktan sonra gelen değerli yazı ile onu en başta okumak arasında, bıraktığı etki bakımından hiçbir fark olmuyor mu dersiniz? Sonra her gün ruh haliniz aynı mıdır? Sevinçli bir gününüzle üzüntülü bir gününüzde okuduklarınız üzerinizde aynı izlenimleri mi bırakır? Dahası var, seçip de basılmak üzere dosyaya kaldırdığınız yazıları her sayıyı hazırlarken yeni baştan gözden geçirip bunlardan derginin sığacağı kadarını ayırmak gerek. Bütün o şiirlerin, hikayelerin birbirlerine kıyasla değerleri eksiksiz, katıksız hatırınızda kalabilir mi? Her seferinde hepsini yeni baştan okumaya kalksanız başa çıkar iş midir bu? On dergilik şiir arasından bir dergilik şiir ayırmak! Ne güç, ne terletici iştir bu!… Dosyada kalanlar hesabına üzülmemek elden gelir mi? Ne umutlarla hazırlanmış, gönderilmiş olduklarını, dergi sayfalarında görülmelerinin ne kadar sabırsızlıkla beklenildiğini hatırdan çıkarabilir misiniz? Dergi ele alınınca imzalar ilk sayfada nasıl heyecanla aranır, bulunmayınca nasıl gözler kararıverir, bilmez misiniz?

               

Hazırladığınız derginin her sayısıyla on kişiyi sevindirmişseniz yüz kişiyi de kırmış, gücendirmiş olacaksınız. İster misiniz gücendirmek onları, kalp kırmak iyi şey midir? Her biri hesabına ayrı ayrı üzüleceksiniz, sebep olduğunuz hayal kırılışlarını göz önüne getirerek kendi kendinize kızacaksınız. Ama ne yapabilirsiniz? Başka ne gelir elinizden? Elbette ki elinize geçen yazıların en iyilerini seçmek için dikkat kesilmiş, en iyilerini seçmiş, en uygun sıraya koymuş olduğunuza inanmışsınızdır. Yaptığınız işi iyi yapmak her şeyden önce kendi çıkarınız gereğidir. Bu basit gerçeğe bile inanılmadığını görürseniz siz de kırılmaz, dertlenmez misiniz?

 

Bana yazdıkları mektuplarda haksızlıktan sızlananlar çok oldu. Bir kere de ben uğradığım haksızlıklardan söz açarsam umarım ki sevgili okurlarım çok görmezler.

 

Nisan içinde bir Amerikan dergisinin yazı işleri müdürü ziyaretimize geldi. Yale Review müdürü M. John Palmer. Orta Doğu’da bir inceleme gezisine çıkmış. Dergisi daha çok sosyal ve ekonomik sorunlarla uğraşırmış ama kendisinin edebiyata ilgisi daha fazlaymış. Eskiden de pek tanınmış olan Southem Review’nun müdürlüğünü yapmış.

 

 

Söz arasında bugün Türk edebiyatçılarını en yakından ilgilendiren sanat davasının ne olduğunu sordu. Sanatçının eserinde sosyal sorunlarla yakından ilgilenmek, dava gütmek zorunda olup olmadığı sorunu, dedim. Bir çocuk gibi yerinden sıçradı. «Ne diyorsunuz? Mümkün mü?" diye şaşkınlıktan adeta küçük dilini yutacaktı. «Amerika’da biz bu sorunu rafa kaldıralı çok oldu. Doğrusu ‘bu konunun bir memlekette hala tartışma konusu olacağını aklımdan geçirmezdim.» dedi. Tamamiyle aynı düşüncede olduğumu söyledim. Hiç hatıra gelmemesi gereken bu durumun bugün edebiyatımızın ileri doğru gidişini köstekleyen büyük bir engel olduğunu da düşündüğümü söylemedim. Ama gerçek bu. Gençler arasında bir Orhan Veli, bir Sait Faik, bir Cahit Sıtkı ayarında kabiliyetler çıkamayışına tek sebep olarak, bugünün gençlerini adeta çökerten bu davalı edebiyat baskısını görüyorum. Kanıklar, Abasıyanıklar, Tarancılar, yetiştikleri sıralarda bu heves kırıcı zorlamayı tanımadılar. Bildikleri gibi, içlerinden geldiği gibi yazmakta özgür buldular kendilerini. Zorlama başladığı zaman da kişiliklerini çoktan bulmuş oldukları için karşı koymasını bildiler, kendilerini akıntıya kaptırmadılar.

 

Yazarın, eserinde, yaptığı kötülüklerden değil, yapmadığı iyiliklerden de sorumlu olduğu ve bu iyiliklerin de ilerilik adı verilen bir sosyal ve siyasal görüşü yayma şeklinde ortaya çıkması gerektiği, durmadan işleyen bir tokmak gibi kafasını dövdüğü zaman sanatçıda yaratma sağlığının kalmamasına şaşılır mı?

 

Sorumluluk baskısının bulunduğu yerde sanatçı özgür değildir. İstediğini değil, isteneni yapmak zorunda kalır. O zaman da kendi yolunu bulmaktan, asıl verebileceği eserleri vermekten yoksun kalır. Edebiyat bir dava spekülasyonu ve yararlı olma kompleksi içinde hayatla ilgisini kaybeder, bir masa başı uydurmacılığına döner, o yüzden inandırma gücü de, sanat değeri de sarsıntıya uğrar.

 

Stalin’in iş başına geçmesinden sonra Rus edebiyatı bu tecrübeyi geçirmedi mi? İhtilalin ilk zamanlarında henüz baskı şiddetlenmemiş ve umutlar sönmemişken birkaç büyük ve güzel eser çıktı ortaya ama, sonraları ne oldu

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir