;
Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / EDEBİYATTA ORTAMIN GEREKLERİ- Yaşar Nabi Nayır

EDEBİYATTA ORTAMIN GEREKLERİ- Yaşar Nabi Nayır

EDEBİYATTA ORTAMIN GEREKLERİ- Yaşar Nabi Nayır

 

Varlık’ın 1 Aralık sayısında kısa bir yazım çıkmıştı. «Edebiyat ilgisi» başlığı altında, son zamanlarda okurlarımız arasında edebiyata karşı ilginin azalmasına değinerek bunun başlıca nedenini toplumumuzun on yıldır içinde yüzdüğü huzursuzlukta aramak gerektiğini söylüyordum.

Vatan gazetesinde çıkan bir fıkrasında Oktay Akbal arkadaşımız bu gözlemi ele alarak, toplumumuzun 1939 dan bu yana hiçbir zaman huzura kavuşmadığını, bununla birlikte, 1940-1955 yılları arasında edebiyatımızın bir altın çağ yaşadığını belirtiyor. İlk bakışta haklı görünüyor Akbal, ama bence 1939-53 dönemi ile 1953-63 dönemi arasında huzur ve yarına güven bakımından esaslı farklar var. 1939 da dünyamız gerçi korkunç bir savaşın içine düşmüştü ama, biz bu savaşın dışında kalabildik ve etkilerinden en az zararla kurtulduk. Ondan sonraki demokrasi kavgaları içinde ise ulusça umutlu idik.. Aydınlarımızın büyük bir çoğunluğu bütün sıkıntılarımızın tek parti istibdadından doğduğuna, gerçek demokrasi yurda yerleşir yerleşmez büyülü bir el değmişçesine, bütün dertlerimizin ortadan kalkacağına, barışa, uygarlığa, kalkınmaya kavuşacağımıza inanıyorlardı. Önemli olan inanabilmek, umutsuzluğa düşmemektir. Sıkıntılar ne olursa olsun, doğru yolda, çıkar yolda bulunduğunu bilmek kişiyi tek başına da mutlu kılmaya yeter. Oysaki 1953 ten ve hele 55 ten bu yana, bel bağladığımız dağların birer birer karla örtüldüğünü, bütün çıkar sandığımız yolların önümüzde kapandığını gördük. 1960 ta bir an için uyanan ve hepimizi sevinçten deliye döndüren umutlarımız kısa zamanda söndü, toplum yapımızın, dünya barışını gölgeleyen tehlikelerden de büyük bir çıkmazın ta ortasında bulunduğunu dehşetle gördük. On yıl sonra ne olacağımızı değil, yarın ne olacağımızı düşünür halle geldik. Eh, böyle bir ortamda, huzurla beslenip büyüyen edebiyatın gelişememesinden ve bu gelişemeyen edebiyata halkın sırt çevirmesinden daha olağan ne olabilir. Bu huzursuz çağın bunaltı edebiyatı, yeni edebiyatçılarla halkın arasındaki köprüleri atmışsa, buna yayıncılar neylesin?

Sözü geçen kısa yazımda bu ilgisizlik uçurumunun nedenlerinden yalnız biri üzerinde durmuştum. Oysaki onun kadar önemli ikinci bir neden de bugün içinde bunaldığımız dil huzursuzluğudur. Hemen hemen yüz yıllık bir geçmişi olan dil özleşmesi hareketi son yıllarda birdenbire evrimden devrime çevrilmiş, dilimiz çok aceleci bir zorlamaya getirilmiştir. Belki de gerekliydi bu hareket, yarının arı ve duru Türkçesi belki de bu hızlı devrim çabalarından doğacaktır Ancak böylesine kökten bir değişmenin birkaç yılın içine sığdırılmış olması yüzünden birçok yaşlı, hatta genç okurların, bu dil zorlamasının en çok göze çarptığı yeni edebiyat ürünlerinden uzaklaştığı da aynı derecede doğrudur. Bize gelen birçok Okur mektuplarında bu dil zorlamasından sızlanılmıştır. «Bu yaştan sonra yeni bir dil mi öğreneceğiz? Biz de bu dille yazılan kitapları okumayız, olur biter.» diyorlardı.

 

Bu sorun üzerinde öteden beri durduk ve aşırılığın tehlikelerine işaret etmekten geri kalmadık. Şimdi yayıncıları suçlayanlar, yayıncıların okurla yazar arasında aracılık yaptığını, yazara olduğu kadar okura da hizmet etmek ve hoş görünmek zorunda bulunduğunu unutmamalıdırlar. 1940-55 devresinde halkımız seve seve okuyordu yeni edebiyatçılarımızı. Çünkü ortada ne soyut edebiyat aşırılığı vardı, ne de anlaşılmayacak derecede değiştirilmiş bir dil. Bu iki hareketin aynı kısa süre içinde birlikte yürütülmüş olması bugün okul’la edebiyatçının arasını açmışsa, bunun nedenleri ve sonuçları üzerinde düşünmemiz gerekir.

*

Şimdi gelelim bu soyutlaşma, modernleşme akımının bizim ortamımızdaki gereklilik derecesine.

 

Bakın, Goncourt Ödülü jürisinde üye olduğu için her yıl yüzlerce yeni romanı okumak zorunda kalan Roland Dorgeles ne diyor: «Ya bu «yeni roman» yazarları! Mübarekler sanki ille de okurları roman okumaktan uzaklaştırmaya yemin etmişler denebilir. daha önce şairlerin aynı okurları şiirden soğuttukları gibi. Her iki yönde de maksat aynıdır. Romandan konu namına ne varsa kovmaya çalıştılar, şiirle resimden kovmuş oldukları gibi. Sebebi de nedir biliyor musunuz? Gerçeklerden korkuyorlar da ondan.»

 

 

Fransa’da, ileri edebiyatın vatanı ve yuvası olan Fransa’da böyle düşünen yazı ustaları çoktur. Hem yalnız yaşlılar arasında değil, gençler arasında da var bu kanıyı paylaşanlar. Ama orası Fransa. Yani edebiyat türlerinin her birinde aşılması hemen hemen imkansız yüzlerce de ha yetiştirmiş memleket. Bu ustalık bolluğunun ustalığa karşı bir kanıksayış doğurmasında şaşılacak bir yan yoktur. Her edebiyat kolunda bütün imkanların denenmiş ve en yüksek aşamasına eriştirilmiş olduğunu gören genç Fransız yazarlarının, o yüksekliklere erişmekten umutlarını kesince sıradan bir yazar olmaktansa şaşırtma yolu ile, çok okunmasalar bile hiç değilse bir isim yapmaya kalkışmaları hoş karşılanabilir. Ama bizim gibi, bütün edebiyat türlerinde bütün yolların bomboş durduğu bir ülkede sanki her şey denenmiş ve tamamlanmış gibi, edebiyatı soyuta, oyuna götürmeye kalkışanlara nasıl hak vermeli? Ve bu akımdaki taklit payını, modaya uyma eğilimini, hele bu yol dışında sanat olamayacağı düşüncesini nasıl hoş görmeli?

 

"Çağdaş edebiyatta gerçekçilik ve gerçek» konusu üzerinde bu yakınlarda Madrid’de çeşitli uluslardan yazarlar bir araya gelerek bir açık oturum düzenlemişler. İçlerinde Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Almanlar ve tabii İspanyollar var. Hayli çekişmeli geçmiş açık oturum. İleri Batı ülkelerinden gelen yazarların, soyut da olsa sanatçının her yolu deneme hakkı olduğunu ve bu hareketin ilginç bulunduğunu ileri sürmelerine karşılık, İspanyollar açıkça karşı koymuşlar bu görüşe. Oturuma başkanlık eden İspanyol Profesörü Aranguren, kapanış oturumunda sonucu şöyle özetlemiş, «Modern yapıda, durulmuş bir toplum içinde yazarların devrimci biçimler aramaya hakları olsa bile, eşitlikten yoksun ve geri kalmış ülkelerde yaşayan yazarlar her şeyden önce topluluğa karşı sorumlarını düşünmek zorundadırlar.»

 

Bu uluslararası toplantının ortaya attığı sorunlar üzerinde duran İspanyol yazarı Luis Martin Santos şöyle diyor: «İtalyan yazarı Chiaromonte’nin solcu sayılması çok şaşırtıyor bizim İspanyol sanatçıların!. Tempo Presente’nin ortak başkanı romanın artık sıfırı tüketmiş olduğunu, entellektüel bir ikiyüzlülüğe düşmeden roman yazmanın bundan böyle mümkün olmadığını söylediği zaman bunlar adeta bir küfür işitmişçesine irkiliyorlar. Çünkü bugünkü günde katlanılmaz gerçeği değiştirmek için kullanabilecekleri tek yolun, sansürün gözünden kaçabilecek kadar ustalıkla yazılmış ve halkı siyası bakımdan ilgilendirecek kadar gerçekçi bir roman olduğuna inanıyorlar.

 

«Fransız yazarı Madam Sarraute, yazarın yaratıcı çabaları ile «görünmez gerçek» i ortaya çıkarmaya çalışması gerektiğini söylediği zaman İspanyol yazarlarının çoğu kendilerinin işlemek zorunda oldukları gerçek’in görünür, hem de pek açıkça görünür olduğunu düşünüyorlar. Böyle ayrı şartlar altında bulunan yazarların anlaşmaları elbette kolay olmaz."

 

Bence bu görüşler, dile getirecek pek çok gerçekleri ve dünya edebiyatında önemli bir yer edinmek için yenilecek bir hayli fırın ekmeği bulunan İspanya yazılan için doğru ise onlardan çok daha gerilerden seslenen ve dile getirilecek davaları onlardan az olmayan Türk yazarları için daha da yerinde ve haklı olmak gerekir.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

;