Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / EDEBİYAT VE OKUR- Yaşar Nabi Nayır

EDEBİYAT VE OKUR- Yaşar Nabi Nayır

EDEBİYAT VE OKUR- Yaşar Nabi Nayır

 

Edebiyat dergilerinin sürümsüzlüğü nedeni üstünde ilhan Tarus’un Yeditepe’de çıkan son yazısını haklı bulmadığımızı saklayamayacağız.

 

Haklı olan yerleri yok değil. Örneğin okurun sorumsuz olduğunu söylüyor. Çok doğru! Ama sanırım ki okuru, okumadığı için doğrudan doğruya sorumlu tutmayı kimse aklından geçirmemiştir. Sorumlu olan daha çok eğitim sistemimiz, Doğulu zihniyetimizdir. Zaten ortada bir sorum meselesi de yok. Yalnız bir derdin teşhisi, bir hastalığa ad koyma işi var.

 

Edebiyat dergilerinin karşılaştığı rağbetsizliğin asıl nedeni elbette ki okur azlığıdır. Şimdiye kadar çıkan dergilerin belki birtakım kusurları vardı, belki daha iyileri çıksa sürüm biraz daha artar. Ama dikkat edilsin, ancak biraz daha artar. Beş katına, on katına çıkacağını düşünmek sadece hayale kapılmak olur.

 

Bizde neden edebiyat okuru böylesine az? Çünkü genellikle okur az. Örneğin savaştan önceki Romanya’yı ele alalım. Savaştan önce nüfusu bizimkine eş olan ve Avrupa’nın oldukça geri bölgelerinden sayılan bu memlekette gazete tirajları bizimkinin tam on katıydı.

 

Bugün, gündelik gazetelerimizin tirajlarında oldukça bir kalkınma göze çarpıyor. Bu kalkınmadan, aynı oranlar içinde dergilerimizin de yararlandığını ileri sürebiliriz. Nitekim ilk çıktığı sıralarda Varlık’ın satışı bugünkünün ancak dörtte biriydi.

 

Diyeceksiniz ki, iyi ama edebiyat dergilerimiz bugün sürümlü bir gazetenin onda biri kadar satabiliyor mu? Elbette satamaz. Dünyanın hiç bir yeri’ bir edebiyat dergisi, sürümlü gazetelerin onda bir kadar satamamıştır.

 

İlhan Tarus, sinemaların ve stadyumların dolup taşmasını pek tabii bularak, «Siz, maç enerjisini ve filim zevkini sanata yedirebiliyor musunuz, ona bakınız,» diyor. Sanatın maksat ve gayesinden tamamıyla uzaklaşamadan bunun nasıl mümkün olacağını doğrusu aklımız kesmiyor. Eğer stadyumlarla sinema salonlarını dolduran seyircileri sanata kazandıracak bir formül bulunsaydı, bunu bizden önce başkalarının bulmuş olması gerekmez miydi? Oysa dünyanın her yerinde sinemalar ve stadyumlar dolup taşıyor, edebiyat dergileri ise kıt kanaat geçiniyorlar. Ama tabii bizdeki kadar sıkıntı çekmiyorlar. Çünkü başlıca gazeteleri iki üç milyon satılan ülkelerde gözde bir edebiyat dergisinin de elli bin, yüz bin okuyucu bulması işten değildir. Bizdeki gibi gazetelerin sürümü otuz kırk bini aşmayan bir memlekette ise bir iki binlik edebiyat okuyucusunun d.ergileri geçindirememesine şaşmamak gerek.

 

Hem edebiyat konusunda, ülkemizin özel şartlarını da gözden kaçırmayalım. Edebiyatın gelişme seyri hiç bir memlekette bizdeki kadar hızlı olmamıştır.

 

Divan edebiyatından Avrupa’nın son akımlarına atlayış arasında bir yüzyıl bile geçmedi. Son yirmi yıllık değişme temposu baş döndürücü olmuştur. O yüzden de edebiyat dergilerinin hem eski, hem de yeni zevki bir arada doyurmalarına imkan kalmamıştır. Eskinin ya da yeninin tarafını tutmalarına göre ise, zaten sayısı kıt olan edebiyat okurlarının önemli bir kısmından yoksun kalmaları pek tabiidir. Buna bir de ideoloji ayrılıklarını ekleyiniz, seriyi tamamlamış olursunuz.

 

İlhan Tarus, vaktiyle Serveti Fünun, Büyük Mecmua, Dergah, Şehbal gibi dergilerin büyük bir rağbet gördüklerini söylüyor. Çok tekrarlanmış olan bu iddia ne yazık ki bir gerçeğe dayanmıyor. Bu dergilerin hiç biri, en parlak zamanlarında, resmi aboneleri bir yana bırakılırsa, örneğin bugünkü Varlık kadar satış yapmamıştır. Oysa o zamanlar şimdiki gibi yüksek tirajlı, bol resimli magazinler çıkmıyordu. Bu dergiler magazin okuyucularının ihtiyacını da karşılıyordu. Bugünü usta bir kişi o türde edebi magazinler çıkarabilse satışın on bine kadar yükseleceğini sanırım. Ancak, resimli bir magazin bugün o kadar masraflıdır ki, on bin tiraj masrafı karşılayamaz. Hem unutmayalım ki, magazinleşen bir edebiyat dergisi, asıl maksadından ve kalitesinden çok şey kaybetmeye, gerçek aydınların gözünden düşmeye mahkumdur. Bilmiyoruz, İlhan Tarus okuyucu kazanma pahasına bu çeşit bir fedakarlıkta bulunmayı mı tavsiye ediyor?

 

İlhan Tarus, yazarları okuyucuya arkalarını dönmüş olmakla suçlayarak: "Yüz elli kişiyi ilgilendiren şiir ancak yüz elli kişi tarafından okunur. Dört buçuk şehirlinin bayat, kağşamış zevkine hitap eden hikaye de daha fazlası tarafından aranamaz, sevilemez ve okunamaz.» diyor. Kendisi mademki hikayeleri halka okutmanın sırrını biliyor, o halde neden o çeşit eserler vererek akıma önayak olmuyor?

 

Tarus dostumuz, yine çok tekrarlanmış, ama henüz ispat edilememiş bir iddiayı öne sürerek diyor ki: "Kara kalabalığa ancak ve namusluca, kendi hayatını vermek lazımdır. Kendi hayatı onu yükseltmek için en emin merdivendir. Yoksa bir adım yukarısına çıkmak değil, gözlerini kaldırıp bakmaz bile … »

               

Burada birbirine karıştırılması doğru olmayan iki ayrı düşünce var. Kalabalığa kendi hayatını vermek, onu yükseltmek için en emin merdiven olabilir. Sanat topluma yararlı olabilmek için gereğinde sürüm kaybını düşünmeden görevini görür. Ama, kara kalabalığın, bir adım yukarısına gözünü kaldırıp bakmayacağı iddiasını, istatistikler yalanlar. Tarus’un örnek olarak gösterdiği Zola’nın zamanında kara kalabalık onun eserlerini değil, "Paris Esrarı» yazarı Eugene Sue’yü okuyordu. Zola’yı ise, o kara kalabalığın bir hayli üstüne çıkmış, ama sayıca sınırlı burjuvalar okumuş, beğenmiş, alkışlamıştır.

 

Bugün de öyledir. Kara kalabalığın hayatını anlatan Steinbeck’leri, Caldwell’leri yine entelektüeller, hiç değilse aydınlar okuyor. Bizde ise kara kalabalık henüz Binbir Gece Masallarının görkemiyle Hollywood’un ihtişamı arasında bocalayıp duruyor. Kendi acılarını dile getiren eserleri ise oldukça eli ekmek tutanlar okuyup acınıyor.

 

Bunlar değişmez kurallar mı? Öyle bir iddiamız yok. Değişmesine çalışmak, masal göklerinde yüzen kalabalığı dünya gerçeklerine indirmeye çalışmak gerek. Ama çok okuyucu kazanmak için değil, okuyucu kaybını dahi göze alarak Hayber Kalesi basmak daha karlı olsa da, gerçek sanatın arayıp okunur hale gelmesine önayak olmak, okuyucunun alışkanlıklarında zamanla, yavaş da olsa, bir değişiklik meydana getirmek için elinden geleni yapmak, basın işleriyle uğraşanlar için elbette ki bir görevdir.

 

Dünyanın en ileri ülkelerinde bile bütün okuyucuların entelektüellik düzeyine erişmeleri beklenemeyeceğine, gerçek aydınlar daima azınlıkta kalacağına göre, edebiyattan sinemanın zaferlerini  beklemek, boş hayallere kapılmak olur. Çünkü büyük kalabalık yükselmek için değil, gönül eğlendirmek için okur.

 

Edebiyat her yerde, her zaman spor ve sinema yanında, hatta bayağı polis romanları yanında üvey evlat işlemi görecek, ancak sayıca az bir aydınlar çevresinde tutulup sevilecektir. Ama bu aydınların bir memleketin düşünce hayatında en büyük rolü oynadığı göz önünde tutulursa, buna fazla ‘üzülmemek mütevazi adımlarla da olsa hedefe doğru şaşmadan yürümek gerek.

 

Dostumuz bu yazısında gene diyor ki: «Okuyucu sınıfının arzusu dışında yazı yazan, fikir yaratan ve onun arzusuna rağmen, onun isteği hatta kaprisi g dışında çalışan yazar ölüme mahkumdur. Kendileri  hayatta iken beğenilmeyip de sonradan rağbet ve şöhret kazanan fikir adamları bile kusurun büyüğünü işlemiş ve cezalarını çekmiş sayılmalıdırlar. Okuyucu yanlış düşünmez, yanlış görmez ve yanlış sevmez."

 

Doğrusu, bu kadar garip bir iddia karşısında insanın pes diyeceği geliyor. İyi eserler her yerde az okunduğuna, harcıalem, zevksiz, bayat sevda ya da macera romanları kapışıldığına göre (misal Amber), okuyucunun asla yanılmadığını nasıl kabul eder ve yazarı onun isteğine uymaya nasıl zorlarız? O halde Dekobra kalksa da: "Şu halde beni beğenmemeye ne hakkınız var, ben memleketimde en çok satış yapmış yazarım, demek ki kendi iddianız gereğince en iyi eserleri de ben vermiş sayılırım» dese arkadaşımız kendisine ne cevap verecek? Hem «okuyucu sınıfı» ndan ne kastediliyor? Birbirine asla karıştırılamayacak, ayrı ayrı okur grupları vardır ve

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir