Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / DUYARLIK YASAK- Yaşar Nabi Nayır

DUYARLIK YASAK- Yaşar Nabi Nayır

DUYARLIK YASAK- Yaşar Nabi Nayır

Konuşma sırasında son iki yazımdan söz açan bir dost: «Bakıyorum, üslubun değişmiş adeta bu yazılarda» dedi. «Hayır, dedim, değişen üslup değil, konular. Kendimden söz açtım, duyarlığıma gem vurmadım sadece.

 

Herkesten çok ve her zaman şikayetçi oldum yazdıklarımdan. Verebileceğimin pek altında kaldıkları için. Bunun tek nedeni, içinde bulunduğum çalışma şartlarının elverişsizliği. İlkin zaman kıtlığı. Öylesine çok, dağınık ve çeşitli işlerle uğraşmak zorundayım ki, kendi yazılarıma yeteri kadar vakit ayıramıyorum ister istemez. Üstelik bu yazılar, işyerimde, masamın başında,’ doğrudan doğruya makinede yazılıyor, müsvedde yapmadan. Bu kadarına da şükredeceğim ya, bir de bir yazı bitinceye kadar adama girenlerle konuşmak, birtakım güçlükleri halletmek, telefona ve müracaatlara cevap vermek için en azından on defa aralık vermek gerekiyor yazıya, hem de çok kere bir cümlenin tam orta yerinde. Araya giren iş bittikten sonra, siz gelin de, bozulmuş olan düşünme düzenini yörüngesine oturtun yeni baştan! Çok kere bu yazılar makineden çıkar çıkmaz dizgiye gider, Çıkacak sayıyı geciktirmemek için. Oysa bir yazının dinlendirilip birkaç kere gözden geçirilmesi gerektiğini bilmez değilim.

 

Bir de konuların baskısı girdi mi araya iş tamamdır. Konuları seçen ben değilim, daha çok onlar beni seçer. ille de dikine, tersine ve akıl dışı bir yönde gitmekte ayak direyen olaylar öylesine bir baskı yaratır ki üstümde, içimi dökmek bir çeşit fizyolojik ihtiyaç haline gelir.

 

Diyeceksiniz ki, sana mı kaldı dünyayı düzeltmek? Gönlünü ferah tut. İsmet Paşamız gibi her şeyin düzeleceğine, iyiye çevrileceğine inan ve rahatına bak. Ne yazık ki yoksunum o yürek genişliğinden. Gitgide kararan ufukları nur içinde pırıl pırıl görmek mutluluğundan. Bu kadar olumsuz bir ortamda böylesine bir iç huzuruna kavuşmuş insanları kıskanmıyorum dersem yalan.

Mademki bu kadar olumsuz şartlar içindesin, birader, sen de yazmayıver, diyebilirsiniz. En akıllıcası da budur ama, neylersiniz ki kimi dergiye başyazı olacak nitelikte elde bir şey bulunmaması, kimi de içimi dökme ihtiyacının önlenemez bir hal alması ara sıra beni böyle bile bile ladese sürükler.

Asıl söz açmak istediğim bu değildi. Yazılarımın kusurlarını bildiğimi, bunlarla öğünmek aklımdan geçmediğini arada belirtmek istedim sadece. Bir çeşit özür dileme. Oysa özür dilenmez sanat konusunda. Ben şu eseri iki saatte mi yazdım ya da üstünde on yıl mı çalıştım, okur için bir önem taşımaz bu. Eser neyse, ne değer taşıyorsa odur okuyan için, eleştiren için.

 

Ölümünün şu on ikinci yılında Ziya Osman’dan söz açmak istemiştim asıl. On iki yıl, dile kolayı Oysa daha dün konuşmuşum gibi geliyor bana onunla. Antoloji sayfamızda ‘’Nefes Almak’’ adlı kitabından seçtiğim birkaç şiirini bulacaksınız. Kitabı baştanbaşa okudum bunun için. Üstümdeki etkisinden hiçbir şey yitirmemiş olduğunu gördüm ve sevindim. Oysa kaç kişi var Saba’yı anan, beğendiğinden söz açan günümüzde. Mezara gidenin hemen defteri dürülüveriyor ardından. Yeri epeyce sağlam yapıdaysa edebiyatımızda, Cahit gibi, Orhan gibi, hemen saldırılar başlıyor ardından, Ziya gibi kimseye zarar vermeyecek nitelikte sayılıyorsa, adını anmamakla yetiniliyor.

Oysa kendine özgü apayrı bir yeri var Ziya’nın şiirimizde. Küçük mutluluklarla yetinen, küçük küçücük dilekleri yerine gelmese de gene bulduğuna şükreden insandı, yani benzerine bugünkü toplumumuzda, hele edebiyat ortamında pek az rastlanan insandı. Ve muhakkak ki, insandı. Kimsenin ekmeğinde ya da ününde gözü olmayan, kimseye yan bakmayan, acı çekenlere yüreği bugün pek çok örneği olduğu gibi, yalnız mısralarında değil gerçekten sızlayan bir insandı. Duyulmamış tek satır yoktur yazdıklarında. Biraz da duyulmuşun fazlaca etkisi altında kalmanın cezasını çekti, denilebilir. Çünkü duyguya sadık kalma kaygısı onda sözün, biçimin zararına olmuştur zaman zaman. Ama okuyun bu bakımdan en az zarar görmüş şiirlerini, içinizden bir ürperme geçtiğini duymadan edemeyeceksiniz. Belki de ben duyduğum için bana öyle geliyor. Yalnız ürperme mi, daha dün o şiirler; yeniden okurken çok yerinde gözlerimin yaşardığını, yüreğimin daraldığını da duydum. Bütün kişiliğiyle öylesine mısralarındaydı ki, elimde olmadan içimden, ‘’Ziya, aç kapıyı gir, Ziya, aç kapıyı gir!’’ diye tekrarladığımı fark ettim.

Otuz yıllık bir dostluğun payı yok mu acaba bu etkilenmede? diye sorulabilir. Şimdi bir şükran duygusu ile hatırladığım bu dostluğun elbette etkisi olmuştur. Elbette, çoğunun doğuş ve yazılış nedenlerini bir bir hatırladığım o şiirlere, sanki onlara emeğim geçmişçesine bir yakınlık duyarım. Ama beğenim sadece bu yakınlığa dayansaydı daha başka dostlarımın şiirlerine, hatta bir zamanlar yazıp şimdi hiç hatırlamadığım kendi şiirlerime de aynı yakınlığı göstermem gerekmez miydi?

 

Düşünselliğin bir çeşit soyutluğundan sıyrılıp duyusal olabildikleri ve bu duyuyu yayma gücü taşıdıkları için beğeniyorum onları. Çağımızın yalnız düşünsel şiiri tutmakta gösterdiği inadı da bu yüzden anlayamıyorum. İnsanı böylesine etkilese de biçimsel yönden üzerinde yeteri kadar zihin yorulmamış, yeteri kadar soyut güzelliğe önem verilmemiş diye bir şiiri mahkum etmek tuhaf geliyor bana.

 

Belki de zamanımı anlamakta geri kaldığım içindir bu. Şiiri şaşırtıcı biçim oyunlarında arayan şairiyle, resmi renklerin alabildiğine ve özgürce birbirine çarpılmasından çıkan renkli macun yığınında en yüce aşamasına ulaştıran ressamıyla, heykeli birtakım telleri, demirleri, azapta ruhlar gibi birbirine geçirip Arap saçına döndüren heykeltıraşlarıyla, gerçek müziği, notalardan da taşarak, elektronik aletlerin çıkardığı sinir törpüleyici testere seslerinde yakaladığına inanan kompozitörleriyle, hiçbir olay geçmeden sıralanmış düşünce ya da sapıtmalara roman adını veren kalem ustalarıyla zamanımızın zevki belki de uzay çağının farkında almadığımız bir sonucudur..

 

Yalnız sanat mı bu beğeninin etkisi altında? Kadını alabildiğine çirkinleştiren, saç-sakal, üst-baş karışıklığı ile erkeği en ilkel çağların yaban adamlarına benzetmeye çalışan, bitnikleri, hippileri, poparları, çıplaklığın da ötesine geçmeye çalışan seks kompleksi ile dört bir yanımız gitgide çirkinleştirilen, bile bile, güle oynaya yozlaştırılan bir dünyadan haber veriyor bize.

 

Bütün bunlar sadece bir tepki mi? Eskiye, alışılmışa tepki mi? Evet ama bu, yıkmakla yetinen, yerine şimdilik bir şeyler koyar görünmeyen tepkinin sonunda neyle karşılaşacağız? Değişik ama sağlam, sağduyulu, canlı bir estetik yeniden hakim olabilecek mi dünyamıza? Yoksa din kitaplarında dünyanın sonunu anlatırken tasvir edilen bir çılgınlık furyası içinde, atom bombalarının hava fişekleri gibi patlatıldığı bir donanma şenliğine doğru mu gidişimiz? …

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir