Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / DENEME- MELİH CEVDET ANDAY (1915)

DENEME- MELİH CEVDET ANDAY (1915)

DENEME- MELİH CEVDET ANDAY (1915)

 

Hastabakıcılara, ama iyilerine acırım; çünkü iyi hastabakıcılar, hastalarını severler, onlarla" dostluk kurarlar, oysa kısa bir süre sonra bu dostluk, bu sevgi bitiverir, hasta ya iyileşir gider, ya ölür; gerçekten gönlü sevgi dolu olan o iyi hastabakıcı ise, bu sefer yeni bir hastasına bağlanır… Durup dinlenmeden, ülke ülke dolaşan gezginlere benzerler hastabakıcılar: gezginler de yeni geldikleri yerde, kısa bir süre için, güzellikler, iyi insanlar tanır, dostluklar kurar, sonra da çekip giderler. Gezginlerle hastabakıcılar arasındaki ayrım, birincilerin sevdiklerini bırakması, ikincilerinse sevdiklerince bırakılmasıdır. Gezginle hastabakıcıyı birleştirirseniz, kişinin alın yazısı çıkar ortaya.

 

İçimizde bir süreklilik, bir sonsuzluk özlemi vardır hepimizin; bir görünün, bir duygunun bitmesi, sanki ölümlü olduğumuzu düşündürür bize. Gerçekten de ölümlü olan yalnızca öğelerdir (unsurlardır), öğelerin çeşitli bileşimlerinden doğar ölümlü yaşam.

 

İsa’dan üç yüz, üç yüz elli yıl önce yaşamış bir Çin denemecisi şöyle yazıyor: "Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek, neşeli bir kelebek olduğunu görmüş düşünde. Bu kelebeğin Cuang Cou’dan haberi bile yokmuş. Birdenbire uyanmış adam, bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık Cuang Cou düşünde bir kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek düşünde kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş: Ne dersin … varlıklar işte böyle değişirler."

 

Shakespeare’in bir oyununda da çok sevdiği bir musi ki parçasını dinleyen bir kont, bitiverince yeniden çalmasını ister o parçanın, ama bu sefer daha başlangıcında: "it is not sweet now, as it was before-Artık deminki gibi güzel değil." der. Bir durumu yeniden yaşamanın, o durum güzel de olsa, tatsızlık getirdiğini anlatıyor bu söz. Demek ölümsüzlük, süreklilik kaygılarımız, ölümlü ve süreksiz olanı saklıyor içine; başka bir deyişle, bizim düşünümüz, tıpkı varlığımız gibi, sonsuzla sonludan, bu iki karşıt etkiden doğmuştur; bitmeyeni ister, bitene koşarız biz. Bu bakımdan, yeryüzüne geldiğimizden beri, ölüme bir türlü alışamayışımız, anlaşılmaz bir durumda sayılabilir, anlaşılır bir durum da.

 

Din ulularından biri, "Hiç ölmeyecekmiş gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi tapın." demiş. Bu sözü, "Korkmadan yaşa, ama doğruluğu elden bırakma." diye değiştirebiliriz; ikisi de bir anlamdadır.

 

Ölüm korkusunu yenmenin tek yolu, ölümü küçümsemektir. Ataç, "Bunca yaşadım, yeter bana" diye yazmıştı günlüğünün sonuna. Çok yaşlı bir hasta ise, ölümün gelip çattığını sezince: "Ben çok bir şey istemiyorum, on yıl daha yaşasam yeter bana." demişti. On yıl daha yaşasa, bir on yıl daha isteyecekti.

 

Bir tanıdığım da, yaşlı bir yakının, yeni ilaçlarla ölümünden kurtulduğunu, sonra gene kurtulduğunu, sonra gene kurtulduğunu anlatırken bu işten duyduğu sıkıntıyı belli ediyordu.

 

Oysa ölülerin ardından söylenen güzel sözleri duyup okudukça, ölümde bir sevimlilik bulmamak elden gelmiyor. Orhan Veli, bir şiirinde:

 

Ölünce biz de iyi adam oluruz

 

diyor; gerçekten de ne çok seveni olduğunu ölümünden sonra anlamışımdır. Ama Orhan Veli o şiirinde, ölü ardından, kim olursa olsun, övgü düzmeye alışmış kişilerle alay ediyordu belki de. Doğrudur bir bakıma, öleni önce göklere çıkarır, bunun arkasından da, bize karşı beslediği sevgiyi, aramızdaki dostluğu, yakınlığı yazarak kendimizi önemsetmeye bakarız biz. Gerçekten de, "Ölmeden bir gün önce beni aramış", "En iyi dostum sensin, demişti bana.", "Bir gün kalkıp ta Boğaziçi’ndeki evime gelmişti o yaşında.", "Aramızda su sızmazdı." gibi sözlerin bir ağıt içinde ne yeri olduğunu kestirmek güçtür.

 

Ölüm acısını bile kıskananlar vardır; acılının gördüğü o geçici ilgi, "Ben unutuldum." üzüntüsünü yaratır kiminde. Çok yakınlarımdan biri ölmüştü; bir gün sokakta ünlü bir oyuncumuzla karşılaştım; önce başsağlığı diledi, arkasından da, "Kıskandım sizi dedi, benim başıma da böyle bir şey gelsin isterdim. Ne yapayım, sevilmek istiyorum."

 

İnsan saygısının en yücesi, ölülere karşı gösterilen saygıdır bence. Kişinin namusu, en iyi, ölüler karşısındaki davranışı ile bellii olur. Neden diye sorulacak olursa, ölüler, bizim arkalarından söyleyeceğimiz sözleri karşılayamazlar, yanıtlayamazlar. Bu bakımdan, içinde insan saygısı olmayan kişi, ölülerin sırtından geçinmeye kalkabilir. Bir suçumuzu ölüp gidene yüklemek, kurnazlık değil, ödlekliktir. Bir iş yerinde bir hırsızlık ortaya çıkarılmıştı; yakalanan suçlular, iki ay önce ölen birine attılar suçlarını. Demek öteki dünya korkusu, kötüleri etkilemiyor: iyiler içinse öyle bir korkunun gereği yoktur. Gelin de, tamuyu (cehenemi) niçin ortaya attıklarını açıklayın. Uçmak’a (cennete) gelince, oraya gitmek için de önce ölmek gerekir  .. bunun da pek istekli çıkacağını sanmam. Thales, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğretiyor; biri "Niçin ölmüyorsun?" diye sordu; ünlü bilge, "İkisi de bir de onun için" diye karşılık verdi.

 

Eskiden kişinin kahramanlığı ölümden korkmaması ile anlaşılırmış. Günümüzde ise durum değişmiştir, korka korka ölümü göze almaktır günümüzün kahramanlığı. İkinci Dünya Savaşı’nda yurtlarını korumak için ölümü göze alan İngiliz havacıları, bu işi ne denli korkular duyarak başardıklarını günlüklerine yazmışlar. Bunun nedeni, yaşamanın değerinin git¬gide artmasıdır. Bir küçük oğlum var, her şey neşelendiriyor onu; kara, güneşe, kediye, köpeğe, sobaya, seviniyor. Bunu gördükçe, insanlar neden sonra sonra tatsızlaşıyorlar diye düşünüyorum. Bunda doğanın (tabiatın) bir suçu olamaz. Yaşamayı gene insanlar kirletiyorlar. Savaşlar, sömürmeler, yokluklar, yoksulluklar, kalleşlikler ortadan kalksa, hepiniz benim oğlum gibi güler yüzlü olursunuz. Cahit Sıtkı "Bir kötülük ölümden olsun .. " demişti.

 

Küskünlüğü bile kendilerine yasak eden İstoa’cılar, ölüme çok değer vermişler, "Ölüm, doğanın (tabiatın) bize bir armağanıdır." demişlerdir. Sokrates’e, "Otuz zalimler seni ölüme yargıladılar." denildiğinde, "Doğa da onları." demiş.

 

Ölürken önemli sözler söylemeğe meraklı olanlar vardır.

Bir Roma imparatoru, sandalye üzerinde, "Tanrılaşıyorum galiba." diyerek ölmüş. Septimus Severus, "Daha yapacağım bir şey varsa, çabuk olun." diyormuş. Oysa her şey onsuz da yapılabilirdi.

 

Atatürk’ün, "Saat kaç?" diye sormakta hakkı var, vaktini bilmek istemiş. Kimi tatlı karşılar ölümü, kimi kızgın kızgın, Augustus Caesar, eşine tatlı sözler söyleyerek ölmüş, "Bütün ömrünce evlilik hayatımızı unutma, hoşça kal Livia." demiş. Ahmet Haşim, öleceğini anlayınca yataktan fırlamış, terliklerini önüne çeviren hizmetçisine, "Çekil ordan, sırası mı şimdi" diye bağırmış. Gerçekten, öteki dünyaya terlikle de gidilebilir, terliksiz de, bir şey değişmez.

 

Ozanların mezarı başında, ya da arkalarından, yazdıkları şiirleri anarak ağıtlar düzerler ki hiç sevmem. Bu işe yarayacak bir mısra bile yazmamışımdır. Orhan Veli gömülürken, biri,

 

Olmaz ki

Böyle de yatılmaz ki

 

diye seslenmiş. İçten gelme değildir bence, önceden hazırlanmış bir buluştur. Cenap Şahabettin karlı bir günde ölmüştü, ardından yazılan bütün yazılarda,

 

Karlar

Ki semadan düşer düşer ağlar

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir