Anasayfa / Edebiyat / Dadaloğlu

Dadaloğlu

Dadaloğlu XVIII. yüzyılın sonlarına doğru doğmuş, XIX. yüzyılın ikinci yarısında ölmüş. Çok eskilerde yaşamış bir ozan değil. Gene de yazılı kaynaklarda yaşamı üstüne bilgi olmadığı gibi, şiirleri de döneminin cönklerinde yer almıyor. Obasıyla birlikte konargöçer bir yaşam sürerken, sazının eşliğinde söylediği türküler, anlattığı öyküler, günümüze ağızdan ağza geçerek ulaşmış.

 

Aslında Dadaloğlu’nun okuryazar olup olmadığını da bilmiyoruz. Onunla ilgili bütün bilgilerimiz söylentilere dayanıyor. Araştırmacıların bu söylentilerin en akla yakın olanlarını saptayıp görüş birliğine varmalarıyla üstünde aşağı yukarı uzlaşılan bir yaşamöyküsü ortaya çıkmış. Bugün Dadaloğlu’nun şiirlerini içeren bütün kitapların başında kaynağı söylentiler olan bu yaşamöyküsü yer alıyor.

 

Bu arada doğal olarak halkımızın Dadaloğlu’na yakıştırdığı destansı bir yaşamöyküsü de var. Sözlü gelenek bunu da günümüze ulaştırmış. 1973’te Dadaloğlu adlı bir kitap yayımlayan Oya Adalı altmış sayfa tutan anlatısının sonunda şöyle diyor :

  

"Bulgar dağı, Kozan dağı, Aladağ, Binboğa, Gâvur dağı, Çukurova böyle anlattılar Dadaloğlu’nun öyküsünü bana. Duydum yüreğimde sevincini, acısını, ben de sizlere ilettim…"

  

Oya Adalı’nın beş bölümde aktardığı bu güzel söylence şiirlerle örülü, halk kaynaklarından beslenen dili, biçemiyle tadına doyulmaz bir anlatı.

  

Osmanlı Devleti’nde halkbilim araştırmaları yapılmadığı için Dadaloğlu’yla ilgili kitaplar Cumhuriyet’ten sonra yayımlanmaya başlamış.

  

Bu kitaplarda ozanın doğum tarihi önceleri 1765, 1790-1791 olarak anılıyorsa da, giderek 1785 yılında görüş birliğine varıldığı görülüyor. Ölüm tarihi de bir ara 1865 olarak verilirken, sonradan 1868 olarak belirlenmiş.

  

Demek ki Dadaloğlu’nun 1785 ile 1868 arasında 83 yıl yaşadığı sanılıyor. Şiirlerinde anılan yer adlarına bakılırsa, bu oldukça uzun yaşam, Güney Anadolu’da, Toroslar çevresinde geçmiş. Çukurova, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Niğde, Kayseri, Kırşehir derken, Sivas’a kadar uzanmış.

  

Babası Âşık Musa da bir halk ozanıymış. Ailesi "Dadalı" diye anılırmış. Annesi ise Veli’yi doğururken ölmüş.

  

Sözlü gelenekte Dadaloğlu’nun adının Ali ya da Mustafa olduğunu söyleyenler de var, ama Veli olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Şiirlerinde genellikle "Dadaloğlu", arada bir de "Dadal" mahlasını kullanıyor.

  

Belli bir yere yerleşip göçebelikten vazgeçmeye iki yüzyıla yakın bir süre direnen Recepli Avşarlarından olduğu için, obasıyla birlikte Toroslar çevresinde dolanıp durmuş. Gerek aşiretler arasında, gerek göçebelerle toprağa bağlı köylüler arasında pek çok kavgaya, çatışmaya karışmış.

  

Sonunda ferman dinlemeyen konargöçerleri "iskân"a, yani toprağa bağlayıp ev bark sahibi etmeye gelen Osmanlı ordusunu karşısında bulmuş.

  

Türkülerinde ağırlıklı olarak bu yaşadığı olayları, obasına yapılan baskılara topluca direnişlerini, alışık oldukları yaşam biçiminin dışına itilmekle çektikleri acıları yansıtır. Duygularını ortaya vururken, öfkesini, kinini, öç alma isteğini de sergiler. Direnme, karşı koyma, boyun eğmeme hırsı, gerçi onu Köroğlu geleneği çerçevesinde devlete başkaldıran bir ozan gibi gösterir, ama günümüze ulaşan şiirleri dikkatle okunursa, bunlarda ölçüsü kaçmış bir kana susamışlık, denizleri cesetlerle doldurma özlemi filan bulunmadığı görülür.

  

Dadaloğlu çatışmaları, savaşları yakından izleyen, ama zorunlu kalmadıkça sazını bırakıp tüfeğine sarılmayan bir halk ozanıdır. Bu yönüyle Köroğlu’na pek benzemez.

  

Bazı araştırmacılara göre, babası Âşık Musa oğlunun okuryazar olmasını istemiş, yaylaya gelen imamlardan ders almasını sağlamıştı. Bir ara imamlık da yaptığı söylenen Dadaloğlu, oba beyinin yanından ayırmadığı yazmanı, kavga günlerinde savaşa gireceklere moral veren destancısı olmuştu. Aşiretler arası çatışmalarda, ya da Osmanlılarla çatışmalarda, hep savaş alanındaysa da, savaşın içinde değildi. Avşarlar onu da tıpkı beylerini korudukları gibi korumuşlar, savaşın dışında tutmaya özen göstermişlerdi.

  

Bu görüşü savunanlar Köroğlu’nun yiğitlik türkülerini "ben" diye söylemesine karşılık, Dadaloğlu’nun hep "biz" dediğini belirtirler.

Yaşlılığında söylediği şu dörtlükten de onun bir ozan olarak Avşarlarca savaşların dışında tutulduğu anlamı çıkartılır :

 

Yara yara bir kavgaya girmedik

Sağa sola kılıçları vurmadık

At üstünde döğüşerek ölmedik

Ok değmeden gözlerimiz kör oldu

 

Avşarlar

  

Orta Asya’da Göktürklerle birlikte yaşarken ortaçağ boyunca değişik nedenlerle çeşitli yönlere yayılan Oğuzların 24 boyundan biridir Avşarlar.

  

Söylenceye göre, Oğuz Kağan’ın Gök Han, Dağ Han, Deniz Han adlı üç oğluna bağlı boylar, Üçoklar kolunu; Gün Han, Ay Han, Yıldız Han adlı üç oğluna bağlı boylar Bozoklar kolunu oluştururlar.

  

Bozokların Yıldız Han Oğullarından gelen Avşarlar, Oğuzların en kalabalık boylarındandır. Çok savaşçı oldukları, göçtükleri topraklarda yaşayanları tedirgin ettikleri, eski düzenleri yıkıp yeni düzenler kurdukları bilinir.

  

Malazgirt Savaşı’nı (1071) izleyen yıllarda Anadolu’ya giren Avşarları, Anadolu Selçuklu Devleti, küçük topluluklara ayırarak uç bölgelere yerleştirmiş, böylece bir tehlike olmaktan uzak tutmaya çalışmıştı.

  

Gene de Karamanoğullarının devlet kurmalarına onların yardım ettikleri, hatta Karamanlı soyunun Avşar kökenli olduğu söylenir.

  

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğollara yenilmesi üzerine, XIII. yüzyıl sonlarında bir devlet kuran Osmanlılar da, Bozokların Gün Han Oğullarından gelen Kayı oymağındandılar.

  

Müslümanlığı benimseyen Oğuzlara Anadolu’da Türkmenler deniliyordu.

  

Osmanlı İmparatorluğu’na sorunlar yaratan Avşarlar ise, XIII. yüzyılda ikinci bir göç dalgasıyla İran üzerinden gelerek Halep, Adana, Niğde, Kayseri, Sivas, Malatya, Maraş yörelerinde konargöçer yaşamlarını sürdürmeye koyulan Türkmen boylarının en çetinlerinden biriydi. Aynı topraklarda başka göçebe boylar da olduğundan sürekli birbirleriyle dalaşıyorlardı.

  

Gerçi Anadolu’ya gelen Türkmenlerin yerleşik düzene geçmeleri daha Selçuklular döneminde başlamıştı, ama konargöçerliği sürdürmekte direnenlerle bir türlü baş edilemiyordu.

  

Bunlar yaylakları, kışlakları paylaşamamak bir yana, insan olmanın doğurduğu türlü nedenlerle de kendi aralarında anlaşmazlıklara düşüyor, daha kötüsü de, bir yerden bir yere göçerlerken, köylülerin hayvanlarını çalıyor, ekili topraklara sürülerini sokuyor, dağlarda kervanları soyuyorlardı.

  

Gerçi Osmanlılarla çok iyi geçinen, orduya asker veren, paşalık sanı alan aşiret beyleri de az değildi, ama ne zaman nerede olacakları bilinmeyen, tam anlamıyla başlarına buyruk yaşayan bu savaşçı insanları bir denetime almak olanaksızdı.

  

Osmanlılar onlara belli bir yerde yaşamaları, toprağa bağlanmaları için sürekli baskı yapıyorlardı. Fermanlar birbirini izliyor, aşiretlere nerede oturacakları gösteriliyor, ama çok geçmeden ortadan yok oldukları görülüyordu. Kalabalık boylara karşı devlet memurlarının bir yaptırım güçleri de yoktu.

  

XIII. yüzyılda ikinci bir göç dalgasıyla Anadolu’ya gelen Avşar boylarından bazıları bir süre sonra gene İran’a dönüp geniş bir bölgeye yayılarak Nadir Şahın 1736’da Afşar Hanedanını kurmasına yardımcı oldular.

  

Geride kalanları ise yerleşik düzene geçirmek için iki yüz yıla yakın bir süre uğraşan Osmanlıların sonunda bölgeye bir ordu göndermeleri gerekti.

  

Özellikle Dadaloğlu’nun obasını da içeren Recepli Avşarları konargöçerlikten vazgeçmemekte en uzun süre direnen Türkmen aşiretiydiler.

  

Daha Dadaloğlu doğmadan önce, 1703’te, Toroslar çevresindeki yaylakları ile kışlaklarında sürekli huzursuzluk çıkarttıkları, hırsızlık ettikleri, kervan soydukları için, Suriye’nin Rakka bölgesine sürülmüşlerdi. Öylesine sıcak bir bölgede yaşamaya alışık olmadıklarından çok sıkıntı çektiler, hele bir obadan birkaç kişi de durup dururken ölüverince, toparlandıkları gibi Toroslardaki yaylaklarına geri döndüler. Ama çevreyle ilişkilerinde hiçbir şey değişmedi. Eskiden olduğu gibi, gene sürekli yakınılan davranışlar içindeydiler. Toprağa bağlanmış insanların arasında, atları, develeri, koyunları, kara çadırlarıyla oradan oraya konup göçerek yaşamaları ardı arkası kesilmeyen çatışmalar yaratıyordu.

  

1712’de bir kez daha Rakka’ya sürüldülerse de, gene kaçıp geri geldiler. Fermanlar fermanları izledi, devlet güçleriyle bile savaşmaktan çekinmeyen Recepli Avşarlarının bir bölgeye yerleştirilip konargöçerlikten vazgeçirilmeleri Osmanlıların Güneydoğu Anadolu’daki en önemli sorunlarından biri oldu. 1785’te Dadaloğlu böylesine bir gerginlik içinde göçebeliği sürdüren bir aşiretin çocuğu olarak dünyaya geldi. Seksen üç yıl süren uzun yaşamı boyunca Osmanlıların başından altı padişah gelip geçti: I. Abdülhamit (1774-1789), III. Selim (1789-1807), IV. Mustafa (1807-1808), II. Mahmut (1808-1839), I. Abdülmecit (1839-1861), Abdülaziz (1861-1876).

  

Osmanlı Devleti’nin Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra girdiği gerileme dönemini reformlarla durdurmaya uğraşan, iç çözülmeleri önlemek, güçsüzleşen merkezi yönetime karşı başına buyruk yerel yönetimlerin oluşmasını engellemek için çaba gösteren bütün bu padişahlar, göçebe aşiretlerin belirli bölgelere yerleştirilmelerini, devlete vergi, orduya asker vermek için sayımdan geçirilmelerini sağlamaya çalıştılar.

  

Dadaloğlu, Osmanlılardan gelen baskılara yıllarca direnerek göçebeliğini sürdüren, sırasında yayladan yaylaya kaçan, sırasında üstüne gönderilen devlet güçleriyle savaşan aşiretiyle birlikte çok çetin bir yaşam sürdü. Son yıllarının "Ferman padişahın dağlar bizimdir" diye seslenmesine neden olan büyük acısını ise Abdülaziz’in 1865’te kurup geniş yetkilerle donatarak, göçerlik sorununu kökünden çözmek üzere, Derviş Paşa komutasında bölgeye gönderdiği "Fırka-i Islahiye" karşısında tattı.

 

Göçebe Yaşamı

  

Göçebelik kentlerde oturanlara genellikle çok tatlı bir yaşam biçimiymiş gibi görünür

  

Yemyeşil çayırlarda kara çadırlar. Tertemiz, bakımlı hayvanlar, develer, davarlar, koyunlar, kuzular. Arap atlarının üstünde elde silah yiğit delikanlılar. Pınar başlarında, dere boylarında allı yeşilli giyinmiş, türküler söyleyerek gezinen güzel kızlar. Dağlar, tepeler, çamlıklar. Pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzü. Ötüşen kuşlar. Oysa bu yaşamın yoklukları, çaresizlikleri, hastalıkları ile bambaşka yönleri de bulunduğu bir gerçektir.

  

İnsanoğlunun doğayı denetime alma savaşında göçebelik çok ilkel, çok geri bir yöntemdir. Çevre koşullarının gerektirdiği bir çözüm olduğu yüzde yüz, ama edilgen bir çözüm. Havanın durumuna göre yer değiştiriliyor. Geçim hayvancılığa dayandığından otlak aramak için yer değiştiriliyor. En önemlisi de konaklanan toprak pislendiği, salgın hastalıklara yol açabileceği için, sağlık nedeniyle yer değiştiriliyor. Yoksa, gezmek, eğlenmek, güle oynaya dolaşmak, gününü gün etmek için değil.

  

Yerleşik ev düzeninin yanında göçebe yaşamının sıkıntıları, yoklukları, eksikleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu ilkel yaşam tarzı yüzünden büyük acılar çekilmiştir. Gene de insanoğlunun geleneklerinden, göreneklerinden kopması, alışkanlıklarından vazgeçmesi kolay olmuyor.

  

Ayrıca, daha ileri bir yaşam tarzı üstün bir gücün dayatmasıyla benimsetilmek istendiğinde bir özgürlük kısıtlaması niteliğine bürünüyor.

  

Baskıcı bir güç karşısında özgür seçimini korumak için sesini yükseltişine yakınlık duyduğumuz Dadaloğlu’nun, vazgeçilmesi gereken ilkel bir yaşam tarzını savunduğunu unutmamak gerekir. İleri bir düzene geçmek için değil, alışmış olduğu geri bir düzenin değişmemesi için savaşım vermişti.

 

Kalktı göç eyledi Avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir