Anasayfa / Edebiyat / Cumhuriyet Dönemi Sanatçıları

Cumhuriyet Dönemi Sanatçıları

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı

 Yeni Türk Edebiyatı araştırmalarında öteden beri kullanılan "Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı" terimini, kendi içinde tam bir bütünlüğe sahip bir edebiyat sürecini veya başlangıcı ve sonu belli bir edebiyat dönemini ifade eden bir adlandırma gibi düşünmemek gerekir. Edebî değişmeden çok siyasî ve sosyal değişmeyi ifade eden bu terim, birçok edebiyat tarihinde veya edebiyat araştırmasında Tanzimat’tan sonra başlayan "Yeni Türk Edebiyatı"nın büyük bir alt döneminin adı olarak, Cumhuriyet’in ilânından günümüze kadar gelen yaklaşık seksen yıllık bir süreçte ortaya çıkan edebî hareket, kişilik ve olguları ifade etmek için kullanılır. Tam bir edebî adlandırma olmasa da bu döneme "Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı" denmesinin yine de anlamlı ve geçerli bir tarafı vardır. Gerçekten de Cumhuriyet’in 1923’te ilânından sonra Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen devrimler ve bu devrimler doğrultusunda ortaya çıkan büyük sosyal, siyasî ve kültürel değişme, edebiyatımızı büyük ölçüde şekillendirmiş, varlığına önceki dönemlerden farklı bir yön ve biçim vermiştir.

 

Yine de Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, edebiyatımızda Tanzimat’tan sonra başlayan modernleşme akımının son ve en büyük halkası veya atılımı olmaktan başka türlü ele alınamaz. Başka deyişle bu edebiyatın oluşumunda Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde ortaya çıkan yeni edebiyat hareketlerinin ihmal edilemez bir yeri vardır.

 

Bilindiği gibi edebiyatımızda yenileşme, Tanzimat Fermanı’nın 1839’da ilânından yaklaşık yirmi yıl sonra başlamıştı. Yeni şiir ilkin Şinasi’nin 1856’dan itibaren Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasidelerle başlamış, modern tiyatronun ilk eseri yine Şinasi’nin 1859’da yazdığı Şair Evlenmesi olmuş, roman türünün ilk örneğini de Şemsettin Sami, 1872’de yayımladığı Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat’la vermişti.

 

Böylece başlayan Yeni Türk Edebiyatında Şinasi ve Namık Kemal’in eserleriyle gelen yeni fikir ve görüşler, Abdülhak Hamit’in şiirde denediği yeni şekiller, çeşitli yollardan Cumhuriyet Dönemi Edebiyatına sızarak daha modern ve ileri fikir veya şekillere ulaşmışlardır. Modern roman ve tiyatro türleri de yine bu dönemde basit örnekler halinde de olsa kendini göstermiş ve bu türler, daha sonraki dönemlerde gelişerek üstün örneklerini Cumhuriyet Dönemi edebiyatında bulmuşlardır.

 

1896-1901 yıllarında edebiyatımıza hakim olan Servet-i Fünûn edebî anlayışının büyük temsilcisi Halit Ziya Uşaklıgil, romana has bir dil oluşturmuş ve yazdığı Mai ve Siyah ve Aşk-ı Memnu gibi eserler, bu türün zirve eserleri olarak Cumhuriyet’ten sonra sürekli hatırlanmış ve örnek alınan modeller olmuştur. Kısa hikâyenin de onun usta kaleminden çıkan eserlerle ayrı bir edebî tür haline geldiği söylenebilir. Servet-i Fünun’un ünlü şairi Tevfik Fikret ise şiirinde dile getirdiği fikirler, özellikle yeni insan fikrî ve istibdat karşısındaki duruşuyla Cumhuriyet döneminde sık sık hatırlanmıştır.

 

II. Meşrutiyet yıllarında gelişen edebî hareketlerin ise Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında elbette daha büyük etkileri olmuştur. 1910-1912 arasında kendini gösteren Fecr-i Âti grubunun en önemli ismi olan Ahmet Haşim’in izlenimci ve yer yer sembolik bir karakter gösteren parıltılı şiiri, Cumhuriyet devri şairlerinde büyük bir hayranlık uyandırmış ve 1926’da Piyale adlı şiir kitabının yayımı geniş yankılara yol açmıştır. "Halis şiir" ya da "saf şiir" yolundaki anlayışıyla Haşim’e yakın bir çizgide duran Yahya Kemal’in 1921’de çıkan Dergâh’ta dile getirdiği şiir ve edebiyat konusundaki görüşleri -ki bu görüşler "mektepten memlekete dönen edebiyat" formülüyle özetlenebilir- birçok Cumhuriyet dönemi şair ve yazarı üzerinde derin izler bırakmıştır. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in şiirleri, Cumhuriyet devrinde şairler için ya örnek alınan ya da aşılması hedeflenen, başka deyişle her iki şekilde de önemsenen şiir modelleri olmuştur.

 

1911 Nisan’ında Selânik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip’in (Yöntem) hikâye, şiir ve makaleleriyle başlayan sade dile ve eski Türk tarihine dönüş hareketi Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı üzerinde daha yaygın ve kalıcı izler bırakmıştır. 1914’ten sonra birçok ismin katılımıyla daha da genişleyen ve bazı araştırmacıların ifadesiyle bir "Millî Edebiyat Akımı" haline gelen bu hareket, bir yandan İslâm öncesi Türk tarihine, bir yandan da halk edebiyatı ve folklora yönelişiyle adeta Cumhuriyet döneminin ilk devresindeki edebiyatın bir çeşit programını ortaya koymuştu. II. Meşrutiyet döneminin ideologu olan Ziya Gökalp’ın daha sonra Atatürk devrimlerinde de etkili olan fikir ve teklifleri ve bunların yanı sıra "tehzip" fikrine uygun olarak halk masal ve destanlarını modernize etme yolundaki denemeleri, modern edebiyatın halk edebiyatıyla yakınlaşmasına ve birçok noktada birleşmesine yol açmıştı. Bu denemelerin yanı sıra 1914’ten sonra yoğunlaşan aruz-hece tartışmalarının önemli bir sonucu olarak aruz vezni terk edilmeye yüz tutmuş, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Halit Fahri (Ozansoy) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) gibi genç şairler; Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Şair ve Büyük Mecmua adlı dergilerde hece vezniyle birçok şiir yayımlamışlar ve bu şairler, artık Mütareke yıllarında "Hece Şairleri" olarak adlandırılmaya başlamışlardı. II. Meşrutiyet’in sonunda ve Mütarekede oldukça yaygın bir şöhret kazanan, sonradan edebiyat tarihlerinde "Beş Hececiler" veya "Hecenin Beş Şairi" olarak değerlendirilen bu şairlerin şiir birikimi, Cumhuriyet döneminin ilk devresinin şiirinde özellikle vezin ve dil açısından önemli bir zemin oluşturur.

 

Tanzimat’tan sonra Yeni Türk Edebiyatının iki ana çizgide yürüdüğü söylenebilir. Bunlardan birisi Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Hamit’in eserlerinde beliren romantik edebiyat çizgisi, diğeri de Beşir Fuat’ın tesiriyle Nabizade Nazım, Sami Paşazade Sezai ve Hüseyin Rahmi’nin (Gürpınar) eserlerinde beliren gerçekçi (realist) edebiyat çizgisi. Tanzimat döneminde peş peşe ortaya çıkan bu iki ana çizgi, Servet-i Fünun Edebiyatı döneminde gerçekçi edebiyat tekniklerinin yine de ağır bastığı bir senteze ulaşmakla birlikte, II. Meşrutiyet döneminde yeniden bir ayrışmaya uğramıştır. Romantik çizgi, izlenimci ve yarı sembolist bir çizgiye dönüşerek Fecr-i Ati yıllarında özellikle Ahmet Haşim’de ve kısmen Yahya Kemal’de devam etmiş; gerçekçi çizgi ise Mehmet Emin (Yurdakul) ve Mehmet Akif’in (Ersoy) şiirlerinde ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ile Refik Halit’in (Karay) hikâyelerinde daha baskın bir şekilde yeniden ortaya çıkmıştır. Bu iki çizgi daha sonra Cumhuriyet döneminde hem şiirde hem de hikâye, roman ve tiyatroda dönem dönem çeşitli değişmelere uğrayarak kendini gösterir ki bu duruma yeri geldiğinde işaret edilecektir.

 

Böylece önceki edebiyat dönemlerinden şekil, dil ve fikir bakımından bazı özellikleri devralan Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının oluşumunda, elbette ki Cumhuriyet’in ilânından sonra gerçekleştirilen büyük siyasî, toplumsal ve kültürel değişmenin daha yaygın ve esaslı bir rolü vardır. Devam eden bazı çizgilere rağmen bu edebiyatın geçmişin edebiyatından çok farklı bir şekilde oluşmasında, Atatürk ilke ve devrimleri kuşkusuz büyük ölçüde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu bakımdan Cumhuriyet dönemi şiir, hikâye, roman ve tiyatrosundaki gelişmelerin ayrıntısına girmeden önce yeni bir şekilde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısıyla edebiyat arasındaki ilişkiyi ana çizgiler halinde ortaya koymak yerinde olacaktır.

 

Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra kuracağı yeni devletin yapısını hızla şekillendirmeye başlayan Atatürk, Birinci Büyük Millet Meclisinin kararlarına dayanarak 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırır ve 29 Ekim 1923’te de yeni devletin ve rejimin temeli olan Cumhuriyet’i ilân eder. Arkasından 3 Mart 1924’te hilâfet kurumu kaldırılır. Aynı tarihte Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabulüyle medreseler, arkasından gene bir kanunla 25 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeler kapatılır. 11 Nisan 1928’de de anayasada lâik doğrultuda bazı değişiklikler yapılır. Bütün bunlar İslâmcı bir dünya görüşünün çatısı altında toplanmış çok milletli bir siyasî yapıdan millî ve üniter bir yapıya geçişi gerçekleştiren düzenlemelerdir. Her biri başlı başına bir devrim niteliği taşıyan bu büyük yapısal değişmeler, toplumda İslâmcı ve Osmanlıcı görüşlerin büyük ölçüde önünü keser, mistik ve tasavvufî eğilimlere de büyük ölçüde set çekerek birçok aydın ve yazarın dünyaya bakış tarzı veya hayat felsefesinde köklü değişmelere yol açarlar.

 

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatını fikrî açıdan çok etkileyen ve yönlendiren bu düzenlemelerin yanı sıra 3 Kasım 1928’de gerçekleştirilen harf devrimi, yeni kurulan devletin geçmişe ait kültürel değerlerle ilişkisini büyük ölçüde keserek yüzünü tamamen batıya ya da Lâtin alfabesi yoluyla batıdan gelen etkilere çevirmesine yol açar.

 

Böylece lâik yoldan gelecek etkilere, daha doğru bir ifadeyle aklın ve modern bilimin ve Avrupaî sanatın etkilerine kapılarını tamamen açan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde edebiyat açısından önemli bir başka değişme de 13 Ekim 1923’te kabul edilen bir kanunla devletin merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasıdır. Bu değişme, edebiyatımızın içerik, dil ve biçim bakımından halk edebiyatına ve folklora yönelmesinde ve uzun bir süre boyunca Anadolu coğrafyası ve insanını temel bir konu olarak ele almasında önemli bir rol oynamıştır.

 

10 Nisan 1931’de Türk Ocaklarının kapatılması ve bu kurumun yerine 19 Şubat 1932’de halkevlerinin açılması da Anadolu ve Anadolu insanının öncelikle ele alınmasında rol oynayan diğer bir toplumsal ve kültürel değişmedir. Ocakların kapatılarak halkevlerinin açılması, bir anlamda da o zamana kadar edebiyatımız üzerinde etkili olan Turancı görüşlerin hızının kesilmesine yol açmıştır.

 

Bunlardan başka 1931 Haziran’ında bir yandan Türk Tarihi Kurumu’nun, 1932 Temmuz’unda da Türk Dil Kurumu’nun kurulması, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının fikir dünyasının şekillenmesinde ve özellikle dil anlayışının değişmesinde çok önemli roller oynamış olan iki büyük olaydır. Daha sonra Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna dönüşen bu dernekler, sık sık düzenledikleri kurultaylarda Türk tarihi ve Türk dilinin çeşitli problemlerini tartışmışlar, Atatürk’ün çoğuna bizzat katıldığı bu tartışmalarda bir yandan "Türk tarih tezi" ve "güneş-dil teorisi" oluşturulurken bir yandan da Türkçenin özleştirilmesi ve aslî kaynaklarına döndürülmesi yolunda radikal adımlar atılmıştır. Bu tarih tezini ve güneş dil teorisini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Türkler Moğollar gibi sarı ırktan olmayıp Arî ırka mensupturlar ve kökleri milâttan 9000 yıl önceye, hatta daha önceki dönemlere gitmektedir. Türk dili dünyadaki diğer büyük diller üzerinde etkili olmuştur. Dilin kökünde tabiatın gücü vardır ve insan ilk gücünü güneşten, dolayısıyla dil de ilk gücünü güneşten almıştır. Türk tarihi Osmanlı’yla başlamamıştır, Türk milleti Osmanlı ve İslâm öncesinde kurduğu 18 devletle siyasî varlığını çok önceden ispatlamıştır. Osmanlı Devleti, yanlış idaresiyle çok eski çağlardan beri bir medeniyete sahip olan Türklere zarar vermiştir. Bu bakımdan Türk’ün siyasî ve kültürel kimliğinde Osmanlılığı esas almak yanlıştır.

 

Tarih ve dil alanlarında ortaya atılan bu görüşler, daha sonraki yıllarda farklı gelişme çizgileri izlemekle birlikte, özellikle Atatürk ve İnönü dönemlerinde yazılan birçok şiir, tiyatro ve romanda çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Estetik değeri az olmakla birlikte bu yoldaki eserler, sayı itibariyle oldukça fazladır.

 

Atatürk ve İnönü dönemlerinde ateşli bir millî dava halinde heyecanla sürdürülen dilde millî kaynaklara veya halk kaynağına dönme ya da "Öztürkçecilik" hareketi, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında kuşkusuz daha somut sonuçlar doğurmuştur. Bu hareket sonucunda dilden ve tabiî edebî eserlerin dilinden Arapça, Farsça kökenli unsurlar atılırken, halk deyim ve ifadeleri edebiyata geniş ölçüde girmiş ve böylece edebî dil büyük bir değişmeye uğramıştır. Ancak bu hareket, bir yandan da şair ve yazarların ilhamını dar bir kelime kadrosu içinde sıkıştırmak ve bireysellik imkânını azaltmak gibi olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir.

 

 

Böylece geçmişten gelen bazı çizgiler ve ondan daha fazla da Cumhuriyet’in ilânından sonra görülen siyasî, toplumsal ve fikrî değişmelerle şekillenen Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında elbette ki batıda ortaya çıkan edebiyat ve fikir akımlarının da sürekli ve kalıcı etkileri olmuştur. Daha sonra yeri geldikçe değineceğimiz bu etkiler, yüzünü tamamen batıya çeviren yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikaları doğrultusunda edebiyatımızda gitgide artan bir seyir izlemektedir.

 

Seksen yıllık tarihine bir bütün olarak baktığımızda Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, büyük bir çeşitlilik gösteren çok zengin ve dinamik bir edebiyattır. Birçok edebî türde verilmiş çok sayıda eser ve eserlerdeki değişmeler, bu edebî dönemin belli başlıklar altında sınıflandırılıp değerlendirilmesini adeta imkânsız bir hale getirir. Tasnif ve değerlendirmeyi zorlaştıran başka bir olgu da bazı ortak hareket ve modaların görülmesine rağmen, edebî kişiliklerin çoğu zaman bunların önüne geçmiş olması, başka bir deyişle Servet-i Fünûn edebiyatında olduğu gibi şair ve yazarlar arasında ortak bir çalışmanın yokluğu ve birçok yazarın şöhretini tek başına yapmış olmasıdır.

 

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında siyasî ve toplumsal değişmelere bağlı olarak bazı önemli değişmeler görülmekle birlikte, edebî değişmeleri yalnızca bu etkenlerle açıklamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Edebî değişmede siyasî ve toplumsal olayların önemli bir rolü olmakla birlikte, batıdan gelen edebî etkilerin ve ayrıca tekrara düşmesi ve yeniliğini yitirmesi dolayısıyla edebiyatımızın kendi içinden gelen değişme ihtiyacının da rolü vardır. Gerçekten de Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında siyasî ve toplumsal değişmeler, edebî etkiler ve türlerin kendi tarihiyle ilgili nedenler dolayısıyla şiir, hikâye, roman ve tiyatro türlerinde hem kronoloji hem de nitelik açısından farklı çizgilerde seyreden gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan edebiyatı 1923-1940 arası, 1940 sonrası veya 1940-1960 arası, 1960 sonrası ve 1980 sonrası gibi siyasî değişmelere bağlı yuvarlak yirmi yıllık dilimlere bölmek, özellikle türler dikkate alındığında her zaman anlamlı ve tutarlı sonuçlar vermemektedir.

 

 

Yakup Kadri

1889 yılında Kahire’de doğdu, öğreniminin bir kısmını yurtta yaptıktan sonra kalanını, Mısır’a dönüp İskenderiye’de tamamladı. İkinci Meşrutiyetten sonra yeniden yurda geldi. Fecriâti edebiyatı topluluğu içinde ilk edebî denemelerini yaptı. Bir süre öğretmenlikte bulundu; gazetelerde çalıştı. İstiklâl Savaşı yıllarında Anadolu’yu en çok destekleyen gazetecilerden" biri oldu. 1924 yılından 1934 yılma kadar milletvekilliği; 1934’ten 1954’e kadar da, çeşitli ülkelerde, elçilik yaptı, ,1954’te emekliye ayrıldı. Kurucu Mecliste üyelik, 1961 ile 1965 yılları arasında yeniden milletvekilliğinde bulunduktan sonra siyasî hayattan çekildi. Son görevi, kurucularından bulunduğu Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı olan Yakup Kadri, 1974’te Ankara’da öldü.

 

Edebiyata mensur şiir yazmakla başlayan Yakup Kadri; edebi – siyasî pek çok makaleler, anılar, gezi notları ve daha başka örnekler vermiş olmakla birlikte, özellikle roman alanında büyük ve haklı bir üne ulaşmış yazarlarımızdandır. Onun romanları -bütün olarak-Tanzimat yıllarından günümüze kadar gelen Türk toplumunun türlü yönlerdeki oluşmasını evrimleşmesini etüd etmektedir. Bu etüdde toplumumuzun siyasî, sosyal ve geleneksel gerçekleri birinci plânda yer alır. Gerçekçilik anlayışı içinde duygulu bir dille meydana getirilmiş romanları, roman tekniği ve anlatım bakımların¬dan da kusursuz örneklerdir.

 

Eserleri: 1. Bir Serencam (1913), 2. izmir’den Bursa’ya (Halide Edip Adıvar -R.Rıfkı-M.Âsım ile birlikte, 1922), 3. Rahmet (1923), 4. Milli Savaş Hikayeleri (1947).

Romanları: 1. Kiralık Konak (1922), 2. Nur Baba (1922), 3. Hüküm Gecesi (1927), 4. Sodom ve Gomore (1928), 5. Yaban (1932), 6. Ankara (1934), 8. Bir Sürgün (1937), 8. Panorama (2 cilt, 1953-1954), 9. Hep O Şarkı (1956).

 

Yakup Kadri’nin mensur şiir, gezi notları, derlenmiş makaleler olarak başlıca kitapları şunlardır: Erenlerin Bağından, Okun Ucundan, Millî Savaş Hikâyeleri, Ergenekon, Atatürk, Ahmet Haşini, Zoraki Diplomat, Vatan Yolunda, Anamın Kitabı.

 

Tarık Buğra

1918 yılında Konya’nın Akşehir ilçesinde doğdu. Ortaokulu Akşehir’de tamamlayarak Konya Lisesi’ne girdi. 1936 yılında buradan mezun oldu. Bir yıl sonra İstanbul’a gelip sıra ile Tıb, Hukuk ve Edebiyat fakültelerinde birer süre okudu. Bu fakültelerin hiç birisini tamamlamadan, yüksek öğrenimini terk edip, hayata atıldı. Bu arada İstanbul’un bazı özel okullarında öğretmenlik yaptı. 1940 yılında Akşehir’e dönerek orada «Nasreddin Hoca» adlı bir gazete kurdu. Daha sonra artık gazete yazarlığını kendisi için meslek edinerek İstanbul’da yerleşti. Çeşitli yayın organlarında muhabirlik, yazarlık, yazı isleri müdürlüğü yaptı. Fıkraları ile de ün kazandıktan sonra Tercüman Gazetesi’ne geçti. Aralıksız olarak yedi yıl bu gazeteye fıkralar yazdı. 1976’da, son bir fıkrası ile okuyucularına veda ederek istirahata çekildi. 1994’te öldü.

 

Edebiyata hikâyeler yazmakla başlayan Tarık Buğra, zamanla hikâyeciliği bırakarak romancılığı birinci plâna aldı. Romantik bir ruh ve anlayış içinde realist tarafı ağır basan ve bunda da başarı sağlayan eserler meydana getirdi. Hikâye ve romanlarında insanların ve olayların dış görünüşlerinden çok içyüzlerine ve derinliklerine eğilmeyi tercih etti. «Küçük Ağa» adlı romanı ile ilk büyük eserini verip kendisini edebiyat ve sanat dünyasına kabul ettirdi. Dil ve anlatımında açıklıktan fazla, kapalı bir üslûba yönelik bulunan

 

Tarık Buğra roman, tiyatro, gezi notları, fıkra ve sohbet türlerinde de zengin eserler vermiş bir yazardır. Başlıca eserleri şunlardır: Küçük Ağa, Dönemeçte, Firavun İmanı, Osmancık, İbişin Rüyası (Romanları)  Oğlumuz, Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uyku Arasında. (Hikâyeler): Ayakta Durmak İstiyorum, (Tiyatro): Gagaringrad. (Gezi notları); Gençlik Türküsü. (Çeşitli yazılarından seçmeler.)

Uzun süre şiirle uğraşan Sabahattin Ali, hikâyeye yöneldikten sonra asıl güçlü yönünü ortaya koymuş oldu. Köy ve köylünün acı gerçeklerini, büyük şehirlerdeki yoksul insanların sinirsiz acılarını koyu, katı fakat çok başarılı bir gerçekçilikle gözler önüne seren hikâyeler yazdı. Aynı şeyi  romanlarında da yaptı. Kusursuz dili ve anlatımı başarısına yardımcı olmuştur.

 

Reşat Nuri:

1889 yılında İstanbul’da doğdu, öğrenimini Çanakkale, İzmir ve İstanbul’da yaptı. Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra Bursa’da ve İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik yaptı. Uzun yıllar Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliği, bir dönem de Çanakkale milletvekilliğinde bulundu. Paris Kültür Ataşeliğine atandı. Dönüşte yeniden müfettiş oldu. Emekliye ayrılışından iki yıl sonra, tedavi için gönderildiği Londra’ da 1956 yılında öldü. İstanbul’da Zincirlikuyu mezarlığında yatmaktadır.

Başlıca hikâye, tiyatro ve roman alanlarında eserler vermiş bulunan Reşat Nuri’nin en başarılı edebî ürünleri romanlarıdır. İnce ve duygulu bir romantizm ile fazla derinleşmeyen fakat çok başarılı gözlemlerle bezenmiş gerçekçiliği kaynaştırarak geni bir okuyucu yığınına seslenen yazar, özellikle dili ve anlatımındaki rahatlığı ve çekiciliğiyle ün yapmış, sevilmiştir. Roman ve hikâyelerinde kişilerin ve toplumun bazı gülünç yönlerine de sık sık dokunan Reşat Nuri’nin başlıca eserleri şunlardır: Acımak, Akşam Güneşi, Ateş Gecesi, Bir Kadın Düşmanı, Çalıkuşu, Damga, Değirmen, Dudaktan Kalbe, Eski Hastalık, Gizli El, Gökyüzü, Kan Davası, Kızılcık Dalları, Miskinler Tekkesi, Son Sığmak, Yaprak Dökümü, Yeşil Gece Romanlarıdır. Tanrı Misafiri, Leylâ ile Mecnun, Olağan İşler adlı hikâye kitapları, Anadolu Notlan, Fransız Edebiyatı Antolojisi, Eski Şarkı, Yaprak Dökümü, Tanrıdağı Ziyafeti…

 

Peyami Safa:

1899 yılında İstanbul’da doğdu. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. Çok genç yaşında iken basın hayatına girdi. Bundan sonra, belli bir görev almayarak, ömrü boyunca geçimini kalemi ile sağladı. 1961 yılında İstanbul’da öldü. Hayatını kalemi ile kazanmak zorunda olduğu için, edebî nitelikten yoksun ve sansasyonel yapıdaki eserlerini Server Bedi imzasiyle yayınlayan ve bu alanda pek çok eser veren Peyami Safa, fikir ve edebiyat yönünden değer verdiği ürünlerini asıl imzasıyla yayımladı.

 

Orta çapta bir düşünür de olduğundan iyi bir sohbetçi, fıkracı, makaleci ve incelemeci olarak tanındı. Romanlarında -başlangıçtan sona doğru daima gelişip derinleşerek- insan ruhunun çeşitli problemlerini ele almaya ve bunlar üzerinde durmaya önem verdi. Bu sebeple onun romanları başarılı birer tahlil ürünleri değerindedir.

 

Başlıca eserleri şunlardır:  Bir Akşamdı, Bir Tereddüdün Romanı, Biz İnsanlar,  Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Mahşer, Matmezel Noralyanın Koltuğu Sözde Kızlar, Şimşek, Yalnızız. Türk İnkılâbına Bakışlar, Millet ve İnsan, Felsefî Buhran, Nasyonalizm Sosyalizm, Doğu – Batı Sentezi- Yazar ayrıca Kültür Haftası ve Türk Düşüncesi adlı iki fikir ve edebiyat dergisi de yayınlamıştır

 

Orhan Asena:

 

İlk ve orta öğrenimini Diyarbakır’ da, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde (1939-1945) tamamlayan Orhan Asena, Eğil, Niksar, Ulukışla’da hekimlik yaptı (1946-1952). Çocuk hastalıkları uzmanı olunca (1955), Çocuk Esirgeme Kurumu’nda ve Sosyal Sigortalar Kurumu’nda çalıştı. 1964-1966 ve 1971-1977 yılları arasında Almanya’da hekimlik yaptıktan sonra, Ankara’ya yerleşti. Edebiyata lise öğrencisiyken şiirler ve öyküler yazarak başlayan Orhan Asena, önce iki şiir kitabı (Masal, 1940; Kıtkanaat, 1955) çıkarmış, Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş) adlı oyununun 1954-1955 tiyatro mevsiminde sahneye konmasından ve başarı kazanmasından sonra, bütünüyle tiyatroya yönelmiştir.

 

Orhan Asena aşağı yukarı bütün oyunlarında "başkaldırma sorunu" nun değişik görünümlerini sergilemiştir; ama başkaldırmaya yol açan tarihsel ve toplumsal temellerin derinlemesine incelemesini ve yorumlamasını yapmaz, başkaldırmayı insanlığın dramı olarak yansıtır. Tanrılar ve İnsanlar’da (Gılgameş), tanrıların ölümsüzlüğü, insanların ölümlülüğü konusu içinde, Gılgameş’ in, halkını korumak için, tanrılara meydan okuması, tanrılara eşit olmanın verdiği gurur anlatılırken, Tohum ve Toprak’ta (Alemdar Paşa, 1964) Alemdar Mustafa Paşa’nın yenilikçi ve düzenleyici girişimlerinin, gerici ve çıkarcı kesimlerin çevirdiği dolaplar karşısında sonuçsuz kalışı dile getirilir. Alemdar Mustafa Paşa’nın intihar etmesiyle son bulan oyunda, böyle bir ortamda tohumun yeşeremeyeceği ana düşüncesi işlenmiştir. Simavna’lı Şeyh Bedreddin’de (1969) çağının toplumsal koşullarını değiştirme savaşımına giren bir kişinin dramı yansıtılır: Fadik Kız’da (1968) babası tarafından satılmak istenen Fadik Kız’ın sevdiğine kaçması, sevdiği adamın onu sömürmesinden sonra geneleve düşmesi ve ilk sevgilisi tarafından öldürülmesi anlatılır. Atçalı Kel Mehmet’teyse (1970) haksızlığa başkaldıran, haksızlıklarla savaşırken halkına yabancılaşan ve sonunda yenik düşen Kel Mehmet’in tarihsel ve bireysel çerçeveli dramı sergilenir.

Oyunları:

Korku (1956); Tanrılar ve İnsanlar (1959; 1960 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü); Hürrem Sultan (1960); Kocaoğlan (1962; 1956’da Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün açtığı yarışmada birincilik ödülü); Yalan (1962); Kapılar (1963); Tohum ve Toprak/Alemdar Paşa (1964); Ge¬cenin Sonu (1964); Fadik Kız (1968); Simavnalı Şeyh Bedrettin Atçalı Kel Mehmet (1970; TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü); 16 Mart 1920 (1974); Şili’de Av (1975; 1975 İsmet Küntay Tiyatro Ödülü); Ölü Kentin Nabzı (1978; 1980 İsmet Küntay Tiyatro Ödülü); Ali (çocuk oyunu, 1979); Ölümü Yaşamak (oynanışı: 1982; 1982-1983 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü); Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe (1983)

 

Ömer Seyfeddin

 

Ömer Seyfettin 28 Şubat 1884’te Gönen’de doğdu. İlköğrenimini mahalle Mektebi’nde yaptı. Babası subaydı. Kendisi de askerî liseyi ve Harp okulunu tamamlayarak 1903 de teğmen olarak hayata atıldı. İzmir’de, Rumeli’de çalıştı. Balkan Savaşı’nda esir düştü. Bir yıl sonra kurtularak İstanbul’a döndü. Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Bu görevini ömrünün sonuna kadar sürdürdü. 1920 yılının başlarında (6 Mart) İstanbul’da, çok genç yaşta hayata gözlerini yumdu.

 

Şiir, makale, hikâye, roman, tiyatro alanlarında eserler veren Ömer Seyfettin’in Türk edebiyatındaki büyük yerini ölümsüz hikâyeleri sağlamıştır ve edebiyatımızda «hikâye» denilince ilk başta akla gelenlerden biri de odur. Romanları için aynı şey söylenemezse de, birkaçı tamamlanmış, bir kısmı yarıda kalmış bulunan bu edebi ürünler de onun değerli kaleminin seçkin eserleri arasında yer alır. Çoğu mizah ve hiciv havası içinde kaleme alınmış olan bu romanlarında Ömer Seyfettin -hikâyelerinde olduğu gibi- milli davalara ve toplum sorunlarına yönelmiştir.

 

Ömer Seyfettin’in hikâye kitapları pek çok yayınevi tarafından çeşitli adlar altında yayınlanmıştır. Romanlarından kitap halinde basılanlar, eski harflerle, 1918 tarihli Eshâb-ı Kentimiz ile yeni harflerle 1970 tarihli Efruz Bey’dir. Kimi yarıda kalmış halde gazete ve dergilerdeki öteki romanları şunlardır: Foya, Sultanlığın Sonu, Primo-Tür

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir