ŞU EDEBİYAT DENEN- Yaşar Nabi Nayır
Doktorluk için diploma şarttır. Mühendis için de, kimyager için de öyle … Ama edebiyatçıdan, şiirler, romanlar yazmaya kalkan adamdan diploma aramazlar.
Hekimin reçetesine bakarsınız: çetrefil mi çetrefil adlar! Şundan beş damla, ondan günde iki iğne, berikinden üç saatte bir komprime … Gram, santigram, miligram … Maazallah bir sıfır farkı adama öbür dünyayı boylatıverir! Nasıl hatırda tutarlar bu kadar şeyi, nasıl titremez elleri bütün o sıfır, sıfır, sıfır bilmem kaç rakamını yazarken? Her babayiğidin harcı değil tabi bu marifet!
Mühendisin bir hesabındaki denklemler baş döndürür, kimyagerin bir formülü karşısında Mısır hiyerogliflerini görmüş gibi apışıp kalırsınız.
Ama edebiyat eseri öyle mi ya? Adam oturmuş, tatlı tatlı bir şeyler anlatıyor size. Dadınızın masal anlatışı gibi… Akşam evinize döndüğünüz zaman yolda karşılaştığınız bir otobüs kazasını çoluğunuza çocuğunuza anlattığınız gibi. Bunda becerilemeyecek ne var? Kolay iş bu! Hele dil de konuşma dili olduktan sonra, hele şiirde ölçü, uyak gibi ıvır zıvır da aranmadıktan sonra!
Bir cebir problemi iki türlü çözülemez. Ya doğrudur, ya yanlış. Yanlışlar çeşit çeşit olsa bile, doğrunun, yalnız bir türlüsü vardır. Elde ettiğiniz sonucun doğru olup olmadığı hakkında ne anlaşmazlığa yer kalır, ne tartışmaya. Bileni bir bakışta anlayıverir.
Sanata gelince iş değişir. Hatta bilirkişi sayılanlar bile hangi eserin iyi, hangisinin kötü olduğu hakkında çekişip dururlar. Sanattan anlayan on kişiyi alsanız, onunun da bir eser üzerinde tıpatıp kanıya varmaları bir mucize olur adeta. O kadar görüş, zevk anlayış ayrılıklarıyla karşılaşırsınız.
Çünkü sanatta doğrunun, iyinin, başarılının kuralları yoktur. Birtakım kimseler kafa yorup ölçüler bulmak için istedikleri kadar çalışsınlar, ölçüye, kaIıba, mihenge gelmez bu iş. Tarifi bile yapılamıyor hatta. Romanı, şiiri tarife kalkıp da doyurucu bir sonuca vardığınızı sandığınız günün ertesinde bir de bakarsınız, dünyanın bir köşesinde bir herifçioğlu çıkmış, yepyeni bir formülle eserler yazarak, sizin tarifinizi hallaç pamuğu gibi savuruvermiş!
Edebiyat alanında başarıya ulaşmak için hangi yolu tutması, neler yapması, nasıl çalışması gerektiği hakkında bu işin ustalarına danışan hevesli, çok kere onlardan hayal kırıcı cevaplar alır. Tavsiye edilecek bir usul, bir metod bulunmadığını söylerler, oku, çok oku, iyi eserler oku, ustaların nasıl yazdığına dikkat et gibilerden kaypak ve belirsiz tavsiyelerle yetinirler. O kadar ki bazı hevesliler, iyi yazanların, eriştikleri ustalığın sırrını kıskançlıkla sakladıklarını bile sanabilirler.
Kendilerine kılavuzluk etmesi gereken edebi dergilere gelince, bunlarda en iyinin, en başarılının yanında en berbatı da yayınlanır. Birinin göklere çıkardığını öbürü yerin dibine batım. Birinin söylediğinin tam tersini aynı coşkunlukla savunur bir başkası. Yeteri kadar olgunlaşmamış edebiyat heveslisi, türlü tutkuların, türlü çıkarların, sanat dışı amaçların döğüş alanı haline gelen bu pazarda nereye başvuracağını, kimin sözüne uyacağını, hangi ustaya çırak olacağını şaşırır.
Üstelik okullardaki öğretmenleri de onlara yol gösterirken şaşkınlıklarını büsbütün arttırmaktan geri durmazlar. Her Türkçe öğretmeni, her edebiyat öğretmeni, edebiyat eserlerini özel zevkiyle yargılamaya kendini yetkili görür. Elindeki diplomanın ona bu hakkı verdiğini sanır. Oysaki dünyanın hiçbir okulu adama sanatta iyiyi kötüden ayırt etmek yeteneğini vermek iddiasında değildir. Bu, ancak doğuştan gelme bir seziş gücüyle kişinin kendi çalışmaları sayesinde elde edilir. Öğretmenler içinde bu nitelikte olanlar kadar olmayanlara da bol bol rastlanır.
Demek istediğim şu ki bu kadar metotsuz, rehbersiz, desteksiz bir alanda, edebiyat heveslisinin yolunu kolayca şaşırıp birtakım ipe sapa gelmez karalamaların deha ürünü eserler sanmasına hiç şaşmamalı. İki üç cümleyi doğru dürüst yazıp iki kafiyeyi cuk oturttu mu kendini hikayeci yada şair rolünde görmesini yadırgamamalı.
Şimdi geliyoruz asıl konumuza. Bütün bu açıkladığımız sebepler yüzünden kendilerini edebiyatta büyük işler görmeye aday sayanları teşvik etmeli mi, etmemeli mi?
Ben, bu teşvik ölçüsünün memleketimizde biraz hovardaca geniş tutulduğuna inanıyorum. Kanıtı şu ki hiçbir ülkede bizdeki kadar çok edebiyat heveslisine, okuyanına oranla bizdeki kadar yazanına ve sanat dergisine rastlanmaz.
Bu kanıt edebiyatın güç bir sanat olduğunu okuyanlara gereğince anlatamadığımızı da gösterir. İçinde hiçbir şey yok gibi görünen bir Sait Faik hikayesinde, hiç düşünülmeden düpedüz söylenmiş hissini veren bir Orhan Veli şiirinde ne çok ustalık, düşünce, yetenek, ölçü bulunduğunu, sanatta bu aşamaya ermenin ne çok emek, sabır, alın teri ve çile istediğini yeni başlayanlara bir anlatabilsek birçokları bu çetin yola ayak atmaya hemen tövbe ederler. Geri kalanlar da işlerini çok daha ciddiye almak gerektiğini kavrarlar.
Edebiyatın kolay bir iş, boş zamanlarda, adamın canı sıkıldıkça, eğlence kabilinden başvurabileceği bir vakit geçirme aracı olduğunu sanmak kadar büyük düşmanlık olmaz edebiyata.
Aklına geleni gelişi güzel söyleyivermek değildir edebiyat. Adamın söylenmesi gerekli, söylenmese olmaz, söylenmemesine dayanılmaz bir diyeceği varsa, bunu en iyi, en etkili şeklinde söyleyebilmek için gecesini gündüzüne katarak, ekmeğini tuza banarak yıllar yılı çıraklık edecek sabrı da varsa, o zaman, ancak o zaman heveslenmeli bu işe. Yoksa düş kırıklığı, er veya geç yakasına yapışmakta gecikmez.
Canım, yapışsa ne olacak, arada birkaç enayi tavlasan o da yanına kar kalır. diyenlere sözüm yok tabii!… ‘
(Varlık, sayı: 417 – 1955)





