Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / ESKİ GÖRÜNMEK KORKUSU- Yaşar Nabi Nayır

ESKİ GÖRÜNMEK KORKUSU- Yaşar Nabi Nayır

ESKİ GÖRÜNMEK KORKUSU- Yaşar Nabi Nayır

 

Edebiyatımızın bugün yeteri kadar gelişip serpilememesinin türlü sebepleri arasında, bana öyle geliyor ki, edebiyatçılarımızın modern olamamak, yeni görünememek korkularının da azımsanamayacak bir yeri var.

 

Genç edebiyatçı bu korku kompleksi içinde, eski görünmemek için görülmüşün, işitilmişin, yazılmışın her çeşidinden kaçmak ihtiyacını duyuyor. Durmadan yeniyi arıyor. Yeni en çok biçimde göze çarptığı için de araştırmalarını daha çok biçim yönünden yürütüyor. Kişiliği olan sanatçının aramadan da yeniyi bulacağını düşünmüyor. Bu durmadan aramanın kendisini asıl özlenecek yeniye değil de yapmacığa, özentiye götürmesi tehlikesini vaktinde fark edip kendini frenleyemiyor.

 

Durmadan yenileşmek … Olur şey mi bu? Gözlerimizi geriye çevirip edebiyat tarihine baktığınız zaman gördüğümüz nedir? Gerçek yenilikleri pek uzun zaman parçalarının birbirinden ayırdığı, değil mi? Bu arada nice nice yenileşme denemeleri olmuş ama artlarında bir iz bırakamadan silinip gitmişler.

 

Yeniyi, değişen değer yargıları hazırlar; değişen bir çağ zorlar. Böyle kendiliğinden gelen bir yenileşme ihtiyacına karşı koymak nasıl elde değilse, durup dururken bir yeni ihtiyacı yaratmak, zoraki bir yeniyi topluma kabul ettirmek de o kadar imkansız.

Ama yeni’nin niteliğini iyice anlamamaktan doğan bir akım, akıntıya kürek çekercesine bir zorlamaya sürükleyebilir sanatçıları. Bugün bizde olan da bu! Edebiyatçılarımız her gün dilde daha yeni, biçimde daha yeni görünmek sevdasındalar. Aralarında, bir akıma kapılmadan, içlerinden gelen karşı durulmaz güce uyarak yeniyi arayanlar yok değil. Ama büyük çoğunluk bir moda selinin akıntısına kapılmış gidiyor. Dikkati çekmek, ciddiye alınmak, hatta küfredilmek pahasına da olsa çevrelerini saran sessizlikten kurtulmak için yenileşme yolunda her türlü aşırılığa başvurmaktan çekinmeyenler görülüyor. Bunlar arasında maksatlarına erenler, kendilerinden söz açtırmayı başaranlar, gerçek bir yenilik getirmişçesine alkış toplananlar da yok değil. Ama aldanmamalı bu geçici ilgilere. Zaman böylesine yapmacık davranışların çabucak hakkından gelir. Edebiyatta bir Orhan Veli hamlesi, bir Sait Faik çıkışı, öyle her gün, hatta her on yılda bir rastlanan olaylardan değildir.

 

"Canım, gençler yeniyi araştırıyorlarsa ne var bunda yakınacak’’ diyenler bulunabilir. ‘’Emekleri ziyan olacakmış, varsın olsun. Sanki eski yolda yürüselerdi güçleri daha fazlasına mı yetecekti, daha mı çok sevilecek, beğenileceklerdi? Bu araştırmalar, arada bir tek sanatçının yeniye erişmesini sağlasa bile gene beklenen sonucu vermiş olmaz mı?’’

 

Ben öyle düşünmüyorum. Bir kere, yeniye erişecek sanatçı bu yenilik akımı olmasa da, yolunu bulmakta gecikmez. Demek ki, öyle bir yarar akla gelmemek gerekir. Öte yandan, bütün görünüşün tersine bir sanatçı bolluğu içinde yüzmüyoruz ki, canım varsın yarısı da kobaylık etsin, yenilik yoluna kurban olsun düşüncesiyle kendimizi avutabilelim. Memleketimizde sanat heveslisi sayısının pek kabarık olmasına karşılık ne yazık ki, gerçek sanatçılar, onları bol keseden harcamamızı haklı çıkaracak bollukta değil. Şu on beş yıldır dergi sayfalarında kaynaşan imzaları bir göz önüne getirin, sonra bir de bu zaman içinde sanat kervanının ön safına geçebilmiş kaç mutlu kişi bulunduğunu bir hesaplayın, dediğimin doğru olduğunu siz de kabul edersiniz.

 

İyi, soy sanatçı az yetişiyorsa, emeklerin boşuna harcanmasına yanmamak nasıl elden gelir? Oysaki apaçık görülüyor, genç sanatçılarımız, hatta en iyileri bile, eser verirken, tutmaları gereken yol üzerinde çok kararsız bir durumdalar. En büyük sıkıntıyı, yolun seçilmesinde çektiklerine şüphe yok. Öte yandan, yolun seçilmesi de eserlerinin başarı derecesini belirtmekte en önemli rolü oynamaktan geri kalmayacak. Şimdi böyle bir durumda, sözünü ettiğimiz, yeni görünmemek ya da eski görünmek korkusunun sanat güçlerini yıpratmak, verimlerini düşürmek gibi bir sonucu olmayacağını nasıl iddia edebiliriz?

Hem bu aşırı korku için gerçek bir sebep var mı ortada? Binlerce yıllık ömrü olan uygarlığımız çiğnenmemiş yol mu bırakmış yeryüzünde? Hepimiz kendi yolumuzu kendi ayağımızla açmak sevdasına düşersek, bu yol ve iz bolluğu içinde peşinden gelmesi gereken okur kalabalığının nasıl şaşkınlığa uğrayacağını hesaba katmazlık edebilir miyiz?

 

Eski derken, Batı’nın eskisini kastettiğimizi söyleyelim, yanlış anlaşılmasın. Kim bu izinden gitmekten korktuğumuz eskiler? Bu beş para etmez sanatçılar kimler? Kim olacak, Dostoyevski’ler, Balzac’lar, Dickens’ler, Baudelaire’ler, Rimbaud’lar, hatta Apollinaire’ler, Malraux’lar, Greene’ler.

 

Öyle bir yeni hummasına tutulmuşuz ki, en yeni eserin daha yaprakları açılmaya vakit kalmadan eskiler torbasına atılmaya kalkışıldığını görüyoruz.

 

Savaşta birbirini kovalayan hücum dalgaları gibi, beşer onar yaş farklı kuşaklar yenilik bayrağını birbirinin elinden almak için ileri atılıyor, öndeki dalga bayrağı bir tepeye dikmeye vakit bulamadan, arkadan gelen ikinci dalgaya kaptırıyor onu, o da daha arkadan gelen dalganın korkusu içinde ne yapacağını şaşırmış bir halde koşuyor, hep koşuyor. Bu koşu, sanatı gerçekten daha ileri konaklara eriştirse diyeceğimiz kalmaz. Ama ne var ki bu sözde kuşaklar, daha çok, manej alanını andıran bir daire içinde dönüp durduklarının farkında değiller.

 

Dikkat edin, bu yenileşme hevesi de pek çok şey gibi bize Batı’dan, daha doğrusu Fransa’dan geliyor. Fransız edebiyatı her zaman insanlığa öncülük etmiş, her ekolde, her çığırda birbirinden güçlü binlerce eser dökmüş ortaya. Bir edebiyatçı romantik mi olacak? Karşısında rakip olarak Hugo’lar, Vigny’ler, Lamartine’ler, Musset’ler var. Realist olmaya kalktı mı, Balzac’ların, Flaubert’lerin, Goncourt’ların, Zola’ların dev gövdeleri dikiliyor karşısına. Kolay mı o devler arasında boy göstermek? Genç sanatçı, kendini göstermek, kendinden önce gelmiş ve bütün denebilecekleri demiş binlerce kişi ile kendi safındaki binlerce sanatçı arasında ilgiyi üzerine çekebilmek için ister istemez elleri üstünde yürümek, havada perendeler atmak gibi çeşitli hünerlere başvurmak zorunda kalıyor.

 

Tarihsel gerçeklerin zorladığı bu, umutsuz durumu birçok sanatçılarımız çağımızın önünde durulmaz gidişi sanıyorlar. En çok Fransızları bildiğimiz, en çok onların sözünü ettiğimiz için bu yenileşme sıtması da kolayca aramıza girip yerleşebiliyor. Oysaki başka ulusların sanat yolundaki çalışmalarını da o derecede tanımış olmak bu akımın sandığımız kadar evrensel olmadığını anlar, bize çok şey kaybettiren bu yenilik hızını biraz yavaşlatmak ihtiyacını duyardık.

 

Arkamıza dönüp bakalım. Nemiz var bizim? Hemen hiç bir şeyimiz. Ne yapılmışsa, parça buçuk, onu da dil ayrılığı silip süpürmüş. Biz şimdi, Balzac’lanmızı, Dostoyevski’lerimizi, Dickens’lerimizi yaratmak zorundayız. Elbette onları tıpatıp taklit ederek değil. Ancak geçmiş oldukları yollardan geçmekten de bu derece bir yılgınlığa kapılmadan. Yeni olmak pahasına okuyucu ile sanatımız arasındaki bütün bağları koparmadan. Sanatın hayatla ilgisini yitirmeden… Şolohov, topluma yararlı olmak baskısı yüzünden Sovyet edebiyatının halkla, insanla ilgisini yitirdiğini söylüyor. Eski görünmek korkusunun yarattığı baskı da, onun kadar olmasa bile -çünkü hiç değilse bu baskı devlet baskısı değil- gene de edebiyatın hayattan uzaklaşması, bir çeşit soyutluk içine düşmesi sonucunu doğurur.

 

Bilim bir bardak suda fırtına koparıp işi, hatta Cahit Sıtkı’ları, Orhan Velileri, Sait Faikleri bile eskimiş göstererek yeni görünmeye çalışanlarımız, o beğenmedikleri eskilerin yeniliğine erişebilmek için kaç fırın ekmek yemeleri gerektiğini bir bilseler…

(Varlık, sayı: 432 – 1956)

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir