Anasayfa / Edebiyat / Aşık Edebiyatı

Aşık Edebiyatı

Âşık edebiyatını, sade bir dil kullanarak şiirlerini daha çok hece vezniyle yazan ve saz çalarak yurdu dolaşan âşıkların eserleri oluşturur. Beş yüzyılı aşan bir zamandan beri Anadolu, Rumeli ve Azerbaycan’da gelişip olgunlaşan âşık edebiyatı, çoğu manzum eserlerden, bazan da nazım-nesir karışımı hikâyelerden meydana gelmiştir. Geniş halk tabakalarının dil ve duygu inceliğine, heyecanlarına cevap veren bu edebiyatın adları bilinen şairleri için genellikle "saz şairi" veya "âşık" deyimi de kullanılmaktadır.

 

Bir topluluk ya da zümre edebiyatı olarak kabul edilen âşıkların eserleri uzun süre halk edebiyatı içinde değerlendirilmiş ve aydınlardan pek ilgi görmemiştir. Ancak II. Meşrutiyetten sonra diğer edebiyat ve kültür meseleleri gibi halk edebiyatı da daha fazla bir ilgiyle ele alınmaya başlanmıştır.

 

Âşık edebiyatı hem sözlü hem yazılı kaynaklara dayanmaktadır. Sözlü kaynaklar daha çok âşıkların hafızasıdır. Yazılı kaynaklar ise ya okuma yazması olan âşıkların ya da meraklılarının cönk denilen defterlerde topladıkları şiir, hikâye ve folklorik metinlerden ibarettir. Bu edebiyatta mûsikinin de önemli bir yeri vardır. Âşıklar kendilerinden önce mevcut beste ve mûsiki üslûplarında bazan yeni makamlar, değişiklikler meydana getirdikleri gibi bazan da eski usul ve gelenekleri aynen sürdürmüşlerdir.

 

Âşık edebiyatı temsilcilerini düşünce şekli ve ifade özellikleri bakımından iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup geniş halk kitlelerine daha yakın olmuş, ömürleri boyunca halktan kopmamışlardır. Bunlar köylülerle yeniçeri ocaklarının duygu ve düşüncelerinin temsilcisi olan âşıklardır. XVII. yüzyılın ikinci yarısından önce Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Köroğlu ve Cezayir ocak şairleriyle XIX. yüzyılda Dadaloğlu bunlardan şöhretleri en yaygın olanlardır.

 

Saz çalıp irticalen şiir söyleyen bu âşıklar şiirlerini yalnız hece vezniyle ortaya koymuşlardır. XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülen diğer grup ise daha çok büyük yerleşim merkezlerinde yaşamış, kendilerini devlet erkânına sevdirmiş ve birçok imtiyazlar elde etmişlerdir. Bunların en önemli temsilcileri Âşık Ömer, Gevheri ve Kâtibi’dir. Aruz bildikleri gibi belli ölçülerde tahsil de görmüşlerdir. Aralarında az sayıda saz çalamayanlar bulunsa da genellikle saz çalarlar.

 

Bu dönemde bazı divan şairlerinin hece vezni ile şiirler yazmalarına rağmen divan edebiyatının âşık edebiyatı üzerindeki etkisi daha fazla olmuştur. Nitekim sonraki yıllarda yetişen Erzurumlu Emrah, Âşık Dertli, Bayburtlu Zihni gibi saz şairlerinde bu etki açıkça görülür. Tamamen millî ve köklü bir geleneği olan âşık edebiyatı XVI. yüzyıldan başlayarak yakın zamana kadar Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenileri de etkilemiştir. Ermeni aşıklarda şiir söylemiştir.

 

XIX. yüzyıl, âşık edebiyatının İstanbul’da saray ve konaklara da girdiği bir devir olmuştur. Âşıkların yetişmesinde önemli bir yeri olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran II. Mahmud âşıkları koruyarak saraya almıştır. II. Mahmud’dan Abdülaziz’in son zamanlarına kadar âşıkların düzenli teşkilâtı ve esnaf loncalarına benzer loncaları vardı. "Âşık fasılları"ndan hoşlanan II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinden sonra âşıklar ve âşık edebiyatı eski önemini kaybetmeye başlamıştır. Eserleri bilinen âşıkların sayısı şimdiye kadar ciddi bir çalışmayla belirlenmiş değildir. Fuad Köprülü ve daha sonraki araştırmacıların vardıkları sonuçlardan hareketle âşık edebiyatı mensubu 400’den fazla saz şairi ve halk hikayecisinin bulunduğunu söylemek mümkündür. 

 

Aşık Edebiyatında sevgi, doğa ve ayrılık duygularının işlendiği, hece ve aruz ölçüsüyle söylenen iki ayrı şiir biçiminin adı. Bu iki şiir biçiminin kendilerine özgü ezgileri de vardır. Hece ölçüsüyle söylenen semai uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; xaxa, bbba, ccca… biçiminde uyak alan semailerin bazılarında ilk dörtlüğün abab ya da aaxa gibi değişik biçimlerde uyaklandığı da olur. Hece ölçüsünün ya 4+4 duraklı ya da duraksız 8’li kalıbıyla söylenir. Genel olarak semailer 3-5 dörtlükten oluşur. Saz eşliğinde özel bir ezgi ile okunur ve koşmadan daha canlı ve uçan bir üslubu vardır.

 

Âşık edebiyatında koşma, divan şiirindeki gazelin karşılığı sayılır. Koşmanın asıl konusunu da gazeldeki gibi sevgi, doğa güzelliği, gurbet acısı, özlem, dostluk ve mertlik oluşturur. Bilgece söylenmiş didaktik koşmalar da vardır. Varsağı, türkü, koçaklama, güzelleme ve destan gibi âşık edebiyatı şiir türleri koşma ölçüsü ve uyak düzeniyle de söylenebilir. 16. yüzyıldan başlayarak Anadolu ve Azerbaycan âşıklanrın söylediği pek çok koşma günümüze değin gelmiştir. Divan şairleri de zaman zaman koşmadan etkilenmiştir. 18. yüzyılda Nedim ve Şeyh Galib, 19. yüzyılda İzzet Molla koşma biçiminde şiirler yazmışlardır. Koşma biçiminde şiir söyleme eğilimi 20. yüzyılda Milli Edebiyat akımı içinde de sürmüştür.

 

Âşık edebiyatını, sade bir dil kullanarak şiirlerini daha çok hece vezniyle yazan ve saz çalarak yurdu dolaşan âşıkların eserleri oluşturur. Beş yüzyılı aşan bir zamandan beri Anadolu, Rumeli ve Azerbaycan’da gelişip olgunlaşan âşık edebiyatı, çoğu manzum eserlerden, bazan da nazım-nesir karışımı hikâyelerden meydana gelmiştir. Geniş halk tabakalarının dil ve duygu inceliğine, heyecanlarına cevap veren bu edebiyatın adları bilinen şairleri için genellikle "saz şairi" veya "âşık" deyimi de kullanılmaktadır.

 

Bir topluluk ya da zümre edebiyatı olarak kabul edilen âşıkların eserleri uzun süre halk edebiyatı içinde değerlendirilmiş ve aydınlardan pek ilgi görmemiştir. Ancak II. Meşrutiyetten sonra diğer edebiyat ve kültür meseleleri gibi halk edebiyatı da daha fazla bir ilgiyle ele alınmaya başlanmıştır.

Âşık edebiyatı hem sözlü hem yazılı kaynaklara dayanmaktadır. Sözlü kaynaklar daha çok âşıkların hafızasıdır. Yazılı kaynaklar ise ya okuma yazması olan âşıkların ya da meraklılarının cönk denilen defterlerde topladıkları şiir, hikâye ve folklorik metinlerden ibarettir. Bu edebiyatta mûsikinin de önemli bir yeri vardır. Âşıklar kendilerinden önce mevcut beste ve mûsiki üslûplarında bazan yeni makamlar, değişiklikler meydana getirdikleri gibi bazan da eski usul ve gelenekleri aynen sürdürmüşlerdir.

 

Âşık edebiyatı temsilcilerini düşünce şekli ve ifade özellikleri bakımından iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup geniş halk kitlelerine daha yakın olmuş, ömürleri boyunca halktan kopmamışlardır. Bunlar köylülerle yeniçeri ocaklarının duygu ve düşüncelerinin temsilcisi olan âşıklardır. XVII. yüzyılın ikinci yarısından önce Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Köroğlu ve Cezayir ocak şairleriyle XIX. yüzyılda Dadaloğlu bunlardan şöhretleri en yaygın olanlardır. Saz çalıp irticalen şiir söyleyen bu âşıklar şiirlerini yalnız hece vezniyle ortaya koymuşlardır. XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülen diğer grup ise da-ha çok büyük yerleşim merkezlerinde yaşamış, kendilerini devlet erkânına sevdirmiş ve birçok imtiyazlar elde etmişlerdir. Bunların en önemli temsilcileri Âşık Ömer, Gevheri ve Kâtibi’dir. Aruz bildikleri gibi belli ölçülerde tahsil de görmüşlerdir. Aralarında az sayıda saz çalamayanlar bulunsa da genellikle saz çalarlar. Bu dönemde bazı divan şairlerinin hece vezni ile şiirler yazmalarına rağmen divan edebiyatının âşık edebi-yatı üzerindeki etkisi daha fazla olmuştur. Nitekim sonraki yıllarda yetişen Erzurumlu Emrah, Âşık Dertli, Bayburtlu Zihni ve Şem’î gibi saz şairlerinde bu etki açıkça görülür. Tamamen millî ve köklü bir geleneği olan âşık edebiyatı XVI. yüzyıldan başlayarak yakın zamana kadar Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenileri de etkilemiştir. Ermeni aşıklar da şiir söylemiştir.

 

XIX. yüzyıl, âşık edebiyatının İstanbul’da saray ve konaklara da girdiği bir devir olmuştur. Âşıkların yetişmesinde önemli bir yeri olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran II. Mahmud âşıkları koruyarak saraya almıştır. II. Mahmud’dan Abdülaziz’in son zamanlarına kadar âşıkların düzenli teşkilâtı ve esnaf loncalarına benzer loncaları vardı. "Âşık fasılları"ndan hoşlanan II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinden sonra âşıklar ve âşık edebiyatı eski önemini kaybetmeye başlamıştır. Eserleri bilinen âşıkların sayısı şimdiye kadar ciddi bir çalışmayla belirlenmiş değildir. Fuad Köprülü ve daha sonraki araştırmacıların vardıkları sonuçlardan hareketle âşık edebiyatı mensubu 400’den fazla saz şairi ve halk hikayecisinin bulunduğunu söylemek mümkündür. 

 

Yüzyıllara göre ilk planda hatırlanması gerekli olan saz şairleri şöyle sıralanabilir:

XV. yüzyılda dinî-mistik halk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatından henüz ayrılmamıştır. Bu bakımdan XV. yüzyıl, XIV. yüzyılın ve Yûnus Emre geleneğinin devamı sayılır.

XVI.  yüzyılda özellikle din dışı âşık edebiyatı büyük bir gelişme göstermiştir. I. Ahmed devrinde vezirlik yapmış olan Mehmed Paşa (Kul Mehmed), Bahşî, Öksüz Dede, Köroğlu, Hayalî, Kul Çulha, Çırpanlı, Armutlu, Gedâ Muslu, Oğuz Ali gibi birçok meşhur şair bu yüzyılda yetişmiştir.

XVII. yüzyılda Osmanlı ordusunun seferlerine katılan ve şiirlerinde bunun yankılan görülen şairlere "ocak şairleri" adı da verilmektedir. Kul Deveci, Tımışvarlı Âşık Hasan, Kâtibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Gevheri, Âşık Ömer ve yetişme tarzı bakımından bunlardan ayrılan Karacaoğlan ile Ercişli Emrah bu yüzyılda yaşamışlardır.

 

XVIII. yüzyılda âşık edebiyatı bir önceki yüzyılın karakteriyle devam etmiş, fakat kuvvetli şahsiyetler yetişmemiştir. Başta Âşık Şem’î olmak üzere Hocaoğlu, Derviş Mûsâ, Ravzî, Kabasakal Mehmed, Levnî, Şermî, Kıymeti, Mahtûmî, Derûnî, Âşık Süleyman ve Küşâdî bu yüzyılın önemli isimleridir. XIX yüzyılda aşık şiirini temsil edenlerden bir kısmı doğrudan doğruya Bektaşi babalarıdır. Agahi, Türabi, ve Harabi bunlardandır. Bu yüzyılda İstanbul aşık edebiyatının gelişmesi bakımından çok müsait bir çevre olmuştur. Bunda II. Mahmud’un âşıkları korumasının payı büyüktür. Böylece âşık geleneği yeniden canlanmıştır. Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, Âşık Dertli, Dadaloğlu, Kayserili Seyrânî, Deliktaşlı Ruhsatî ve Ispartalı Seyrânî gibi oldukça büyük şöhretleri olan saz şairleriyle Sümmânî, Gedâyî, Sürûrî, Nigârî, Hikmeti, Sabrî, Nuri, Celâlî, Gülzârî, Ferdî, Tıflî, Meslekî, Pinhânî, Deli Boran, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Nihânî, Devâmî, Bezmî,  Kemâlî ve Âşık Şenlik gibi saz şairleri de bu yüzyılda yetişmiştir.

XIX.  yüzyılın sonlarında, büyük yerleşim merkezleri ve özellikle İstanbul’daki kuvvetli âşık geleneği yerini bir başka geleneğe, "semai kahveleri’ne bırakmıştır. Bu kahvelerde söz sahibi olan âşıklar artık bütün imparatorluğu gezen gezginci âşıklar değildir. "Meydan şairleri" de denen bu tarzın temsilcileri semai kahvelerinde mâni, destan, koşma, divan, semai, kalenderi gibi şiirler okur ve söylerlerdi. Ramazan, bayram ve cuma geceleri semai kahvelerinde büyük toplantılar olurdu. Önce klarnet, darbuka ve zilli maşa gibi enstrümanlardan ibaret mızıka faslı yapılırdı. Alafranga bir marşla başlayan mızıka hareketli türküler, oyun havalan ve diğer çeşitli halk türküleriyle devam eder, en sonda da âşık şiirleri okunurdu. İstanbul’daki semai kahvelerinde genellikle tulumbacı teşkilâtlarına bağlı çoğu İstanbullu olan şairler bulunurdu.

 

XX.  yüzyılda saz şiiri geleneğini devam ettiren Posoflu Müdâmî, Kağızmanlı Hıfzı, Ardanuçlu Efkârî, Bayburtlu Celâlî, Şarkışlalı Âşık Veysel, Yusufelili Huzûrî ve Ali İzzet sayılabilir.

 

Güzelleme

Aşık edebiyatında doğa, sevgili ya da at, kuğu, keklik, turna, doğan gibi sevilen bir varlığı övmek amacıyla söylenen lirik şiir. Divan şiirindeki karşılığı medhiyedir.

 

 Daha çok koşma biçiminde söylenen güzelleme, koşmanın konusuna göre aldığı adlardan biri sayılır. Genç kız ve gelinler için söylenen güzellemelerde onların cilvesinden; ağız, diş, yüz, kaş, göz ve saç güzelliğinden; boylarının uzunluğundan söz edilir. Doğa güzellemelerinde dere, pınar, çiçek, dağ ve ağaçlarla ilgili izlenimlere, övgülere yer verilir. Âşığın bu varlıklardan yola çıkarak kendi sorunlarını dile getirmesi, sevgilisinden ya da felekten yakınması güzellemelerde sık rastlanan özelliklerdendir. Gezginci âşıkların sıla özlemini dile getiren şiirleri de güzelleme sayılır. Bazen bir güzellemede birkaç konunun birlikte ve karışık olarak anlatıldığı da olur. Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da yetişen bazı âşıklar güzelleme dörtlüklerinin arasına bağlantı sözleri eklerler. Bu bağlantı sözleri yerine, güzellemenin konusuna uygun bayanların yerleştirildiği de olur. Güzellemeler, saz eşliğinde ve konuya göre oynak ya da hüzünlü makamlarla söylenir. Âşık edebiyatında güzelleme söyleyen pek çok âşık vardır. Başta Karacaoğlan olmak üzere Türkmen âşıklarının birçoğu güzellemeleriyle ünlüdür.          

 

Güzelleme Örneği:

Nasıl vasfedeyim güzelim seni

Rumeli Bosna’yı değer gözlerin

Dünyaya gelmemiş eşin akranın

İzmir’i Konya’yı değer gözlerin

 

Kimsede görmedim sendeki nazı

Tunus Tırablus Mısır Hicaz’ı

Kars’ı Kağızman’ı Acem Şiraz’ı

Girid’i Yanya’yı değer gözlerin

 

Yüzünde görünür Yusuf nişanı

Yüzünü görenler çeker efganı

Büsbütün Gürcistan Erzurum Van’ı

Belh-i Buhaça’yı değer gözlerin

 

Ruhsatı’m eyledim senin de mehdin

Al yanaktan bir buse ver himmetin

Yüzbin saraf gelse bilmez kiymetin

Âhirî dünyaya değer gözlerin

Ruhsati

 

Koçaklama

Yiğitleme olarak da bilinir, âşık edebiyatında yiğitlik, savaş ve kahramanlık konularını coşkulu bir biçimde işleyen ya da bir kahramanı överek onun kavgalarını, savaşlarını anlatan şiir. En güzel örneklerini Köroğlu ve Dadaloğlu vermiş, Yeniçeri Ocağı’ndan yetişen âşıklarla Doğu Anadolulu âşıklar da pek çok koçaklama söylemişlerdir. Koçaklama çoğunlukla koşma biçiminde söylenir. Semai "biçiminde olanları da vardır. Aşıklar bu tür şiirleri gene koçaklama adı verilen özel bir ezgiyle okurlar.

 

Koçaklama Örneği:

Benden selam olsun Bolu beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

Ok gıcırtısından gürzün sesinden

Dağlar sada verip seslenmelidir

 

Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara leke sürüldü

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır

 

Köroglu düşer mi yine şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kır-At köpüğünden düşman kanından

Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır

 

Varsağı

Biçim bakımından semaiye benzer: hece vezninin genellikle 8 heceli kalıbıyla söylenmiş 3-5 dörtlükten oluşur; uyak düzeni abab cccd eeed vb.dir. İlk dörtlükte "bre hey, behey" gibi ünlemler yer alır: "Yürü behey yalan dünya, "Behey ala gözlü dilber" vb. Aşk doğa, ahlaksal öğüt vb. gibi konuları işler tanınmış örnekleri arasında Karacaoğlan’ın varsağıları yer alır.     

 

Yörü, bire güzel, yörü!

Has bahçalar seyran yeri.

Gelmez oldun dünden beri,

Küskün müsün akça gelin?

 

Kaşları siyah karadan

Seni halk etmiş Yaradan.

Şimdi ne geçti aradan?

Küskün müsün akça gelin?

 

Selâm verdim, almaz oldun;

Kadir, kıymat bilmez oldun;

Dünden beri gelmez oldun.

Küskün müsün akça gelin ‘

 

Yangın, Karac’Oğlan, yangın.

Yüksek değil gönlüm, ingin.

Gül yüzlerin döngün döngün,

Küskün müsün akça gelin?

Karacaoğlan

 

Semai

Aşık Edebiyatında sevgi, doğa ve ayrılık duygularının işlendiği, hece ve aruz ölçüsüyle söylenen iki ayrı şiir biçiminin adı. Bu iki şiir biçiminin kendilerine özgü ezgileri de vardır. Hece ölçüsüyle söylenen semai uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; xaxa, bbba, ccca… biçiminde uyak alan semailerin bazılarında ilk dörtlüğün abab ya da aaxa gibi değişik biçimlerde uyaklandığı da olur. Hece ölçüsünün ya 4+4 duraklı ya da duraksız 8’li kalıbıyla söylenir. Genel olarak semailer 3-5 dörtlükten oluşur. Saz eşliğinde özel bir ezgi ile okunur ve koşmadan daha canlı ve uçan bir üslubu vardır.

 

  Âşıkların aruz ölçüsünün mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün kalıbıyla söyledikleri semailerin dize sayısına ve buna bağlı olarak kurulan uyak düzenine göre gazel, murabba, muhammes ve müseddes gibi biçimleri vardır. Her beyti iç uyak ile dört eşit kısa dizeye bölünebilen gazel biçiminde yazılmış semailere "musammat semai" denir. Bu semai türünün kısa dizelere bölünmesi durumunda 8’li hece ölçüsüne uygun yapılan ve iki mefâîlünden oluşan bir şiir ortaya çıkar. Aruz ölçüsü ile söylenen semailerde her dizenin sonuna mefâîlün / faulün ya da mefâîlün / mefâîlün ziyadesi getirilerek müstezada benzeyen "ayaklı semai" (ya da yedekli semai) oluşturulur.

 

Dağ salına konan kervan,

Yağmur yağar gerilenir.

Bir kötüye düşen dilber,

Ölmez ama, zarilenir.

 

Bizim ilde bir gül biter,

Vakti gelince tez yiter.

Her kötü de bir söz atar,

Bitmiş işim gerilenir.

 

Ovalarda olur harman,

Yanakların derde derman.

Gönül dediğin değirmen,

Ufaklanır, irilenir.

 

Karac’oğlan der ki: İller,

Bahçende açılmış güller.

Koç yiğide düşen dilber,

Al çiçekle korulanır.

 

Koşma

Aşık edebiyatının hece ölçüsüyle söylenen en eski ve yaygın şiir türü. Hece ölçüsünün 11’li kalıbıyla söylenir, 6+5 ya da 4+4+3 duraklı olur. Karışık kalıplarla kurulanları da vardır. Genellikle 3-5 dörtlükten oluşursa da, 6,7,8 hatta 10 dörtlüğe kadar olanlara da rastlanır. Koşmanın ilk dörtlüğünde birinci ve üçüncü dizeler ya özgür (serbest) ya da birbiriyle uyaklıdır, ikinci ve dördüncü dizeler ise her zaman birbiriyle uyaklıdır. Öteki dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi aralarında, dördüncü dizeler ise birinci dörtlüğün son dizesiyle uyaklı olur (xaxa, bbba, ccca…; abab, cccb, dddb…). Bazen ilk dörtlükteki uyak düzeninin de izleyen dörtlüktekilerle aynı olduğu görülür .(aaab, cccb…).

 

Koşmalar ezgileri ve yapılan bakımından iki türlüdür. Hece sayısı ne olursa olsun, özel bir ezgiyle okunan parçalar halk arasında koşma diye anılır. Bunun, yöresine ve özelliğine göre Acem koşması, Ankara koşması, Bayındır koşması, bülbül koşması, Kerem, Kesik Kerem, Sümmanî, Sivrihisar koşmaları, topal koşma, yelpük koşması gibi çeşitleri vardır.

 

Yapılarına göre koşmaların değişik çeşitleri vardır. Klasik şemaya uygun düşenlere düz koşma denir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan âşıklannın söylediği yedekli koşmada ise her dörtlüğün, ilk iki dizesiyle son iki dizesi arasına ya da her dörtlüğün altına 7 heceli dörtlükler (genellikle mani ya da bayatı) eklenir. Yalnız dize sonlarında değil, dize ortalarına rastlayan durak sonlarında da dizenin uyağına uygun ikinci bir uyağın kullanıldığı musammat koşma, divan edebiyatındaki musammatlara benzetilerek, daha çok kalem şairleri tarafından yazılmıştır. İlk dörtlüğün ikinci, sonraki dörtlüklerin de son dizelerinden sonra aynı uyakla beş heceli küçük bir dize (ziyade) eklenerek söylenenlere ayaklı koşma denir. Bu tür koşmalar divan edebiyatındaki müstezatlara benzer ve genellikle musammat koşmalara uygulandığı için musammat ayaklı koşma olarak da anılır. Zincirleme koşmada her dörtlüğün son dizesindeki uyak sözcüğü bir sonraki dörtlüğün ilk dizesinin başında kullanılır. Zincirleme koşmanın her dörtlüğünün altına, ayaklı koşmada olduğu gibi, beş heceli küçük bir dize eklenirse zincirleme ayaklı koşma ortaya çıkar. İlk dörtlüğünün birinci ve dördüncü, öteki dörtlüklerin

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir