Anasayfa / Edebiyat / Divan Sanatçıları

Divan Sanatçıları

Dehani

 Horasan’dan gelip Konya’ya yerleşmiş olan Dehhânî’nin hayatı hakkında etraflı bilgi yoktur. I. Alâeddin Keykubad veya III. Alâeddin Keykubad zamanında yaşadığı tahmin edilmektedir. Yaşadığı yıllar tam olarak bilinmese de XIII. yüzyılda yaşadığı anlaşılmaktadır. Mevcut bilgilere göre Anadolu’da din dışı konularda eser verip bu yolda kaside ve gazel söyleyen ilk şairin Hoca Dehhânî olduğu kabul edilmektedir.

 

Bu bakımdan Divan Edebiyatının ilk örnekleri Dehhânî’nin elimizdeki şiirleridir. Dehhânî adına kayıtlı biri kaside dokuzu gazel olmak üzere on şiir günümüze gelmiştir. Ancak sonradan gazellerden birinin Resmî adlı bir şaire, ikisinin de Kemal Paşazade’ye ait olduğu ileri sürülmüştür. Bu şiirlerde sade, akıcı ve canlı bir Türkçe kullanılmıştır. Dildeki bu akıcılık ve işleklik, Dehhânî’nin anlatımındaki sağlamlık ve oturmuşluk göz önünde bulundurulursa, onun bu yolda ilk olmadığı anlaşılır.

 

Dehhânî’nin şiirleri Mecdut Mansuroğlu tarafından Anadolu Türkçesi [XIII. Asır], Dehhânî ve Manzumeleri, İstanbul 1947; Hikmet İlaydın tarafından da "Dehânî’nin Şiirleri" adıyla yayımlanmıştır.

 

Nesimi:

 

14. yüzyılda Azeri sahasında yetişmiş ünlü sanatçı Nesimi’nin hayatı hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Diyarbakır, Irak ve Tebriz taraflarında yaşadığı ve Ankara’ya kadar geldiği onunla ilgili söylenen rivayetler arasındadır. Ölüm tarihi hakkında da bir kesinlik olmayıp, değişik kaynaklarda değişik Ölüm tarihleri verilmiştir. Nesimi hakkında öğrenebildiğimiz gerçek bilgiler; İran’da Hurufilik mezhebinin kurucusu Fazlullah’ın halifelerinden olduğu ve Halep’te inancı yüzünden derisi yüzülerek öldürüldüğüdür. Ölüm tarihi kimi kaynaklarda 1404 olarak verilmektedir. Ölümüyle ilgili en doğru tarihin de bu tarih olduğu sanılmaktadır. Hurufilik inanışını şiirleri aracılığıyla çevresine yaymayı amaçlayan Nesimi’nin hayatı efsaneleşmiş ve muakibleri yani etkisinde kalarak yolunda yürüyen şairler -özellikle Alevi şairler- arasında adı "Şah-ı Şehid" olarak anılagelmiştir.

 

Nesimi’nin bilinen iki eseri Türkçe ve Farsça Divanları’ dır. Divanların pek çok yazma nüshası bulunmaktadır. Ayrıca Farsça şiirlerinin bazı yazmalarda Türkçe şiirleri arasında yer aldığı bilinmektedir. Şairin, Türkçe Divanı’nın Kahire’de bulunan bir yazma nüshasında, bazı gazellerinde "Hüseyni" mahlasını kullanmış olduğu, görülmektedir. Varlığı bilinen en eski tarihli Nesimi Divanı 1469 istinsah tarihini taşır. Ancak, katalogda adı bulunan bu yazma kayıptır. Nesimi Divanı, eski harflerle İstanbul’da iki kez basılmıştır. Ancak bu baskılarda yanlışlar vardır. Nesimi Divanı’nın en son ve en doğru baskısı Hüseyin Ayan tarafından yapılmıştır Hurufiliğe ait Mukaddimetü’l-Hakayık adlı bir mensur eserinin daha varlığından söz edilmekle birlikte bu eserin Nesimi’ye ait olup olmadığı henüz kesinlik kazanmamıştır.

 

Başta da belirtildiği gibi Nesimi, Hurufiliğin kurucusu Fazlullah’ın halifesidir. Hurufi inancını şiirleri aracılığıyla yaymaya çalışmış ve etkili olmuştur. Şiirlerinde ilahi aşkı işleyen ve Hurufiliği tanıtıp propogandasını yapan şair, kendisinden sonraki Hurufi şairlerden Usuli, Penahi, Misali v.b. etkilemiştir. Ayrıca, Bağdatlı Ruhi’yi hatta Fuzuli’yi bile etkisinde bıraktığı kaynaklarda söz konusu edilir. Muhibbi mahlasıyla şiirler yazmış olan Kanuni Sultan Süleyman ise onun bir gazelini tanzir etmiştir. Divan şirinin klasik nazım şekilleriyle şiirler yazmasının yanı sıra, tuyuğlarıyla da ün kazanmış bir şairimizdir.

 

Edebiyatta daha çok Bektaşî şairlerini etkilemiş olan Hurufilik, tasavvuftan yararlanılarak ortaya konmuş bir inançtır. Kurucusu Fazlullah-ı Hurufi’dir. Varlığı, yaradılışı harflerle izah, etmeye çalışır. Arapçadaki yirmi sekiz ve Farsçadaki otuz üç harf ile bütün varlıklar, hatta Kur’an tefsir edilir. Sünnî inanış çerçevesinde böyle bir inanç yasaktır. Nitekim, bu nedenle de Fazlullah-ı Hurûfî ve onun takipçilerinden kimileri cezalandırılmış ve öldürülmüşlerdir. Fazlullah-ı Hurufi, Hurufilik inançlarını divanında ve Cavidan-name adlı eserinde anlatmaktadır. Cavidan-name, daha sonra Türk edebiyatında bazı sanatçılar tarafından Türkçeye çevrilmiş, ayrıca eserin şerhleri yapılmıştır.

 

Gülşehri:

 

14. yüzyıl Anadolu’sunun önde gelen mutasavvıf şairlerindendir. Kırşehir’in Gülşehir kasabasından olduğu için kendisine Gülşehri denmiştir. Adının Ahmet olduğu, Ahmet Gülşehri diye geçtiği birçok kaynak bulunmasına rağmen ünlü eseri Mantıku’t-Tayr’daki beyitlerden, gerçek adının Süleyman olduğu anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte, Ahi Evren’in dervişlerinden olduğu bilinmektedir. Gülşehir’de tekkesi vardır. 13. yüzyılın sonlarında Sultan Veled’in isteği üzerine Kırşehir’de kurduğu tekkede Mevlevi tarikatını tanıtıp yaymağa başlamıştır.

 

Gülşehri’nin en önemli eseri Mantıku’t-Tayr’dır.. Ünlü İranlı mutasavvıf Ferideddin Attar ‘ın aynı adlı eserinin çevirisi olan Mantıku’t-tayr  1317 yılında yazılmıştır. Eser, çeviri olmakla birlikte Gülşehri eserde yaptığı bazı değişiklikler ve esere eklediği bazı bölümlerle Mantıku’t-Tayr’a telif eser havası vermeye çalışmıştır. Eserin Özellikle tasvir bölümlerine eklemeler yapan Gülşehri, ayrıca Attar’ın Esrar-name’si, Mevlana’nın Mesnevisiyle Kelile ve Dimne’den hikâyeler katarak Mantıku’t-Tayr’ı genişletmiştir. Mantıku’t-Tayr, tasavvufi alegorik bir eser olup tamamı sekiz bin beyitten fazladır. Aruzun, bu dönem mesnevilerinin çoğunda kullanılmış olan fa’ilatün/fa’iiatün/fa’iiün kalıbıyla yazılmıştır. Eserin çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadır.

 

Gülşehri, Mantıku’t-Tayr’dan önce dini konulu Farsça Felekname adlı tasavvufi mesnevisini 1301 yılında yazmıştır. Gülşehri’nin bu iki eserinden başka Farsça Aruz Risalesi ve Kuduri Çevirisi’nin de olduğu kaynaklarda söylenmekle birlikte henüz bu eserler ele geçmemiştir. Ayrıca, Gülşehri’nin yedi gazeli bulunmaktadır. Bunlardan biri Mecmuatü’n-Nezair’de, üçü de Camiü’n-Nezair’dedir.

 

 

Aşık Paşa:

 

14. yüzyıl Anadolu sahasında yetişmiş bir başka ünlü tasavvuf şair de Aşık Paşa’dır. O da Gülşehri gibi 14. yüzyılın emli kültür merkezlerinden olan Kırşehir’dendir. Aşık Paşa hakkında kaynaklarda çeşitli bilgiler bulunmakla birlikte, bu bilgilerin doğruluğu incelenmeye muhtaç olup, çoğu biri ötekinden aktarma bilgilerdir. Aşık Paşa’nın asıl adı kaynaklarda Ali olarak geçer; adını ise mutasavvıf yani "Hak aşığı" olduğu için aldığı söylenir, paşa da askerlikle ilgili bir rütbe olmayıp "ağabey, ileri gelen kişi" tamlarına gelen "beşe, peşe" kelimelerinden bozmadır. Böylece paşanın, büyüklüğü, ululuğu gösteren bir kelime olup, saygı-sevgi nişanesi olarak eski Türkçede kullanıldığı anlaşılıyor.

 

Aşık Paşa’nın ailesi Horasan’dan Anadolu’ya gelmiştir, soylu bir aileden olan Aşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas, Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş, babası Muhlis Paşa ise Anadolu’da doğmuştur. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Aşık Paşa, Kırşehir’de doğmuş, Osman ve Orhan Gazi zamanında yaşamıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin çağdaşıdır. Aşık Paşa’nın iyi bir öğrenim gördüğü, Arapça, Farsça ve İslami bilgileri bildiği, tasavvuf türünü edindiği sufiyane şiirler yazdığı, siyasete katıldığı gene kaynakların verdiği bilgiler arasındadır.

 

Aşık Paşa’nın Türk dili ve edebiyatı açısında en önemli ve eseri Garib-name’dir. 12.000 beyit dolayında olan Garib-name dini-tasavvufi konulu bir mesnevi olup halka tasavvufu öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bir bakıma Aşık Paşa, Mevlana’nın mesnevi’sinde yaptığını Türkçe olarak Garibname’de yapmıştı. Nitekim, Mesnevi’nin hem biçim özellikleri, hem de içeriği bakımından Garib-name’ye etkisi olmuştur. 1330 yılında yazılmış olan Garip -name, aynı zamanda Türk edebiyatının ilk büyük te’lif mesnevisidir. Eser, yüzyılın diğer mesnevilerinin kalıbıyla; fa’ilatün / fa’ilatün / fa’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevi, bab denen on bölüme ayrılmış ve her babda da o babın sayısına uygun konular anlatılmıştır. Bu bakımdan eserin geometrik bir düzene sahip oluşu dikkat çeker. 

 

Garib-name, konusu bakımından dini-tasavvufi ve ahlaki bir eserdir. Tasavvufu tanıtıcı ve öğretici bilgiler vermesinin yanı sıra, "insan-ı kamil" olmayı öğütleyen ahlaki, didaktik bir hüviyete sahiptir. Ayrıca, mesnevi 14. yüzyıl Anadolu Türkçesinin özelliklerini taşıması bakımından dil çalışmaları için önemlidir. Daha da önemlisi, Aşık Paşa 14. yüzyıl Anadolu’sunun siyasi ve ideolojik birliğinin sağlanmasında ve halkı eğitmekte anadilinin gücüne ve yararına inanmış bir aydındır. Bu nedenle Garib-name’de Türkçeye önem verilmesi gerektiğini belirtmiş ve eserini bilinçli olarak Türkçe yazmıştır. Kısacası Garib-name, bilgilendirici, öğretici yanıyla önemli olduğu kadar, yazıldığı dönemin dil özelliklerini taşıması ve Anadolu’da gelişen edebi dilin Türkçe olması konusunda, Aşık Paşa’nın duyarlılığını göstermesi bakımından da dikkate değer bir kaynaktır.

 

Şiirlerinde "Aşık, Aşık Paşa, Muhlisoğlu Aşık" mahlaslarını kullanmış olan Aşık Paşa’nın bir divanı oluşturacak sayıda olmamakla birlikte manzumeleri de bulunmaktadır. Aşık Paşa’nın bazı manzumelerinde mahlas bulunmamaktadır. Çoğu aruzla, kimileri de heceyle yazılmış olan bu manzumeler Yunus Emre’nin şiirlerine benzemekle birlikte, Aşık Paşa’nınkiler lirizm yönünden daha fakirdir. Garib-name ve sözünü ettiğimiz manzumelerinden başka Aşık Paşa’nın Vasf-ı Hal-i Herkesi, Fakr-name adlı kısa mesnevileriyle, manzum-mensur karışık bir Kimya Risalesi ve bir de 59 beyittik küçük hikayesi bulunmaktadır.

 

 

Ahmedi:

 

14. yüzyılın ikinci yansıyla 15.yüzyılın ilk yıllarında yaşamış olan Ahmedi, beylikler döneminin önde gelen şair ye yazarıdır. Eserlerinde ve şiirlerinde Ahmedi mahlasını kullanmış olan şairin adı kaynaklarda değişik biçimlerde geçmekle birlikte Tacüddin İbrahim bin Hızr’a dayandırılarak, asıl adının İbrahim, lakabının Taceddin ve baba adının Hızır olduğu birçok kaynak tarafından benimsenmiştir. Ahmedi’nin doğduğu yer doğum yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihi 1412 olarak bilinen Ahmedi’nin kimi kaynaklar 80 yaş dolayında öldüğünü söylemelerinden dolayı şairin doğum tarihi de yaklaşık olarak 1334-35 olarak tahmin edilmektedir. Doğum yeri olarak kaynaklarda Germiyan ve Sivas bildirilmektedir. Ahmedi’nin ilköğrenimini Anadolu’da yaptıktan sonra Mısır’a gittiği ve orada öğrenim gördüğü gene kaynakların verdiği bilgiler arasındadır. Mısır dönüşünde Germiyan beyi Süleyman Şah’a intisab ettiğini ve onun yakın dostu olduğunu biliyoruz. Ahmedi ile Süleyman Şah arasındaki bu ilişki onun ölümüne kadar sürer. Eserlerinin çoğunu Emir Süleyman (Süleyman Şah)a sunmuş olan Ahmedi, İskender-name’nin "Mevlid" bölümünü de Bursa’da Emir Süleyman zamanında yazmıştır. Ahmedî’nin Emir Süleyman’dan yakınlık ve ilgi gördüğü divanındaki şiirlerden ve ünlü mesnevisi İskender-name’ye ekleme yaparak ona sunmasından, ayrıca Cemşid ü Hurşid ile Tervihü’l-Ervah adlı mesnevilerini de gene Emir Süleyman adına yazmasından anlaşılmaktadır. Emir Süleyman’ın ölümünden sonra şair, Cemşid ü Hurşid mesnevisinde bazı küçük değişiklikler yaparak yeni hükümdarın himayesine girme isteğiyle eseri bu kez de I. Mehmed’e sunmuştur. Ahmedi’nin daha sonra oldukça ileri bir yaşta ve hayatının sön günlerini sıkıntı içerisinde geçirerek öldüğünü kaynaklardan öğreniyoruz.

 

 

Eserleri ve Edebi Kişiliği

Ahmedi, dönemin en fazla sayıda eser vermiş olan âlim şairlerindendir. Onun eski kaynaklarda bildirilen ve günümüze kadar ele geçmiş olan eserleri şunlardır:

 

Divan: Ahmedi Divanı, kasideler, gazeller, terkib-i bend ve terci-i bendlerden oluşan hacimli bir divandır. Elde bulunan dört yazma nüshanın en eski tarihlisi II.Murad adına yazılmıştır.

İskender-name: Ahmedi’nin İskender-name’si 14. yüzyılda yazılan mesnevilerin en önemlerinden olup, edebiyatımızda bu konudaki mesnevilerin ilk ve en başarılı örneğidir. Eser, İranlı şair Nizami’nin aynı adlı eserinin çevirisidir. Ancak, Ahmedi, Nizami’nin eserine yeni motifler eklemiş, bazı olayları çıkartmış ya da yeni olaylar katmış, böylece eseri te’lif bir eser görünümüne sokmuştur. Eserin konusu Makedonyalı Büyük İskender’in doğu seferi ve doğu ülkeleri fethiyle ilgilidir. Doğu ülkelerinin fethi, eserde efsaneleştirilerek anlatılmış, ayrıca edebi bir eser görünümünü kazandırabilmek için İskender’in gönül maceralarına da mesnevide yer verilmiştir. 8.000 beyiti aşan ve dönemin alışılagelmiş mesnevi kalıbı olan fa’ilatün / fa’ilatün / fa’ilün kalıbıyla yazılan İskender-name’de Ahmedi geniş İslam kültürünü sergilemiş, ayrıca her olayın sonuna koyduğu ve okuyucuya nasihat verme amacına yönelik küçük kıssalarla eseri tekdüze bir anlatımdan kurtarmıştır. Eserin içinde Mevlid ve Dastan-ı Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman bölümleri de vardır. Tel’if tarihi Osmanlı Müellifleri’nde I405 olarak verilmiştir. 

 

Cemşid ü Hurşid: Ahmedi’nin mesnevilerinden bir başkası olan Cemşid ü Hurşid 1403 tarihinde tamamlanarak Emir Süleyman’a sunulmuştur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi şair daha sonra mesnevinin başlarında yaptığı küçük değişikliklerle eseri I.Mehmed’e sunmuş ya da sunmak üzere hazırlamıştır. Ahmedi bu mesneviyi İranlı Selman-ı Saveci’nin aynı adlı mesnevisinden Türkçeye çevirmek üzere çalışmaya başlamış; ancak daha sonra yaptığı eklemelerle yeni bir eser ortaya çıkarmayı başarmıştır. Çünkü, Ahmedi’nin mesnevisi Selmân-ı Saveci’ninkinden yaklaşık 2300 beyit daha fazladır. Aşıkane konulu olan Cemşid ü Hurşid’de Çin fağfurunun yani hükümdarının oğlu Cemşid ile Rum kayzerinin kızı Hurşid arasındaki aşk anlatılır.

 

Tervihü’l-Ervah: Ahmedi’nin tıpla ilgili olan mesnevisidir. Emir Süleyman adına yazılmış olup 10.000 beyit dolayındadır. Dil çalışmaları ve tıp tarihi açısından önemli olan eser; mefa’ilün / mefa’ilün / fa’ûlün kalıbıyla yazılmıştır.

 

Esrar-name Çevirisi: İranlı şair Attar’dan yapılmış olan bu çeviri mesneviden eski kaynaklar söz etmemektedir. 

 

Mirkatü’l-Edeb: Aydınoğullarından, Hamza Bey adına yazılmış olan eser Arapça-Farsça manzum sözlüktür.

 

Ahmedi, gelişen Divan şiirinin Hoca Dehhani’den sonra Kadı Burhaneddin ile birlikte esas kurucusu olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Ahmedi, dönemin en fazla sayıda eser veren sanatçısıdır.

 

Kadı Burhaneddin :

 

14. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yaşamış, kadılık, vezirlik, hükümdarlık yapmış âlim ve şâir bir devlet adamıdır. Harezm’den gelerek Anadolu’ya yerleşmiş olan ailesi Oğuz asıllıdır. İlk eğitimini babasından gören Kadı Burhaneddin, daha sonra Mısır, Şam ve Halep’e giderek tahsilini ilerletmiş, daha çok fıkıh üzerinde bilgisini derinleştirmiştir. Babasının ölümünden sonra önce Eretna beyi Gıyaseddin Muhammed tarafından Kayseri kadılığına atanmış, daha sonra bu beylikte vezirlik görevini üstlenmiştir. Eretna Beyliği’nin yıkılıp parçalanması üzerine I38l’de Sivas’ta hükümdarlığını ilan eden Kadı Burhaneddin, Eretna Beyliği topraklarını elde edebilmek için Osmanoğulları, Karamanoğulları, Memlûklar ve Akkoyunlular’la devamlı savaşmış, sonunda da Akkoyunlular’la yaptığı bir savaşta yenik düşerek öldürülmüştür.

 

Kadı Burhaneddin, sürekli mücadelelerle geçen yaşam süresi içinde şiir ve sanatla da uğraşmış ve büyük bir divan teşkil edecek kadar şiirler yazmıştır. Gazeller, rubailer ve tuyuğlardan meydana gelen Divanı’nın Londra , British Museum’da bulunan tek yazma nüshası tıpkıbasım olarak I944 yılında TDK tarafından yayımlanmıştır.

 

Kadı Burhaneddin, Sivas’ta hükümdarlık yapmış bir Anadolu şairidir. Ancak, bazı araştırmacılara göre Kadı Burhaneddin, Anadolu kadrosu içerisinde gösterilmekle birlikte dilinin Azeri Türkçesi özellikleri gösterdiği kabul edilmektedir. Bazı araştırmacılar da Kadı Burhaneddin’i, Azeri lehçesiyle yazan Azeri sahası şairleri kadrosuna dahil etmektedirler Aslında; Kadı Burhaneddin, Eski Anadolu Türkçesiyle birlikte Azerî ve Doğu Türkçesinin özelliklerine yabancı kalmamış ve şiirlerinde her üç Türk lehçesindeki bilgisini göstermiştir

 

Kadı Burhaneddin, Hoca Dehhani ile başlayan Anadolu sahası Türk şiirine İran şiirinin benzetmelerini, mazmunlarını geniş ölçüde getirmiş, ancak, Türkçenin anlatım olanaklarından da yararlanmıştır. Şiirlerinde cinas ve tevriye sanatlarını sık sık kullanmış ve Türkçe deyimlerin mecazlı anlamlarıyla oynamıştır. Farsçanın edebi dilinden yararlanmakla birlikte şairin dili sadedir. Farsça terkiplere yer vermediği için de aruzu kullanırken oldukça fazla imale yapmıştır. Ayrıca, Kadı Burhaneddin’i, Türk nazım şekillerinden olan tuyuğun başarılı örneklerini veren ve bu nazım şeklini çok kullanan bir şair olarak da tanıyoruz. Tuyuğların yanısıra cinaslı kafiyelere yer vermesi, şairin Türk milli zevkine bağlılığının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Kadı Burhaneddin şiirlerinde tasavvufun düşünce ve mecazlarına yer vermiş olmakla birlikte, daha çok lirizmden hoşlanan ve dünya zevklerini dile getiren bir şair kişiliğe sahiptir.

 

Ali Şir Nevayi:

 

15. yüzyılda Maveraünnehr ve Horasan’da altın çağını yaşamış olan Çağatay edebiyatının en büyük şairi Ali Şir Nevayi’dir. 1441-I501 yılları arasında yaşamış olan Ali Şir Nevayi, yalnız Çağatay edebiyatının değil, aynı zamanda bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Herat’ta doğmuş olan Ali Şir Nevayi’nin babası dönemin devlet adamlarından Kiçkine Bahadır’dır. Kiçkine Bahadır,devlet adamlığının yanı sıra şair ve bilgin olan aydın bir kişidir. Nevayi, çocukluk ve gençlik dönemlerinde iyi bir öğrenim görmüş, dönemin hükümdarı Hüseyin Baykara ile birlikte okumuştur. Hüseyin Baykara 1470 yılında tahta geçince, Nevayi’yi de saraya almış ve ona divan beyliği vermiş, onu siyasi ve idari işler danışmanı olarak atamıştır.

 

Eserleri ve Edebi Kişiliği

 

Nevai , çok yanlı ve çok eser vermiş bir sanatçıdır. Sayıları otuzu aşan Türkçe ve Farsça eser yazmıştır. Türkçe şiirlerinde Nevayi, Farsça şiirlerinde ise Fani mahlasını kullanmıştır:

 

Türkçe Divan: Ali Şir Nevayi’nin Türkçe yazdığı en eski şiirlerinin toplandığı ilk divanı Bedayiü’l-Bidaye adını taşır. Nevayi bu divanı Hüseyin Baykara’nın isteği üzerine düzenlemiştir. Sanatçının daha sonraki şiirleri ise dört Türkçe divan içerisinde toplanmıştır. Ali Şir Nevayi’nin Türkçe divanlarının her biri ayrı adlar almıştır. Garaibü’s Sıgar (çocukluğun gariplikleri ) Nevadirü’ş-Şebap (Gençliğin nadir şiirleri) Bedayiü’l Vasat ( Orta yaşlılılığın güzelliklerini ihtiva eden şiirler ) ve Fevaidü’l-Kiber (yaşlılığın faydalı şiirleri) bu divanlara verilen adlardır. Aslında bunlara, büyük bir divanın dört ayrı bölümü de diyebiliriz. Zaten kendisi de dördünü bir araya getirerek Hazainü’l-Me’ani adını vermiştir.

 Hamse: Ali Şir Nevayi’nin hamsesi Hayretü’l-Ebrar, Ferhad u Şirin, Leyla vü Mecnun, Sedd-i Sikenden (iskenderi), Seb’a-i Seyyare adlarını taşıyan mesnevilerden meydana gelmiştir. İslami edebiyatların çift kahramanlı ortak aşk hikayelerinden olan Ferhad u Şirin’i Nevayi, İranlı şair Nizami’nin aynı adlı eserinden esinlenerek yazmıştır. Edebiyatımızda daha çok Hüsrev ü Şirin adıyla yaygın olan bu mesnevide ağırlık Nevayi’ninkinde Hüsrev yerine Ferhad’a verilmiştir.

 

Mecalisü’n-Nefais: Türk edebiyatında varlığı bilinen ilk şuara tezkiresi olması bakımından önemlidir. Nevayi bu biyografik eseri Molla Cami’nin Baharistan’ı ile Devletşah tezkiresini örnek alarak sekiz bölüm halinde yazmıştır. Her bölüme meclis adı verilmiştir. Bu tezkire 16. yüzyıldan itibaren Anadolu’da yazılmaya başlayan şuara tezkirelerine örnek olmuştur.

 

Lisanüt-Tayr : Ali Şir Nevayi , Feridüddin-i Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ını; Lisanü’t-Tayr adı ve eklemelerle Çağataycaya çevirmiştir.

 

Hadis-i Erbain Tercümesi: Ali Şir Nevayi, Molla Cami’nin Hadis-i Erba’in ( kırk hadis ) adlı hadis kitabını dörtlükler halinde Farsçadan Çağataycaya çevirmiştir.

 

Muhakemetü’l-Lügateyn: Nevayi’nin Farsça ile Türkçeyi dil özellikleri bakımından karşılaştırarak Türkçenin kelime hazinesinin zenginliği ve anlam inceliklerini ifade etme kabiliyeti bakımından Farsçaya olan üstünlüğünü savunduğu ünlü eseridir. Nevayi’nin anadili konusundaki duyarlılığını göstermesi bakımından önemlidir.

 

Mahbubü’l-Kulub: Sanatçının sosyal konulara değindiği, ahlak kitabı niteliğindeki önemli bir eseridir. Eserde, Nevayi’nin kişilik özellikleriyle ilgili bazı bilgiler de yer alır.

 

Nesayimü’l-Mahabbe ; Molla Cami’nin velilerin, ermişlerin yaşam öykülerini anlattığı Nefahatü’l-Üns adlı eserinin Çağataycaya çevirisidir.

 

Mizanü’l-Evzan: Nevayi, şiirin teorisiyle de ilgilenmiştir. Nevayi’nin Mizanü’l-Evzan adlı eseri şiirle ilgili teorik bilgiler veren bir eserdir. Türklerin kullandığı nazım şekillerini içermesinin yanı sıra, ayrıca vezinlerden, aruz kalıplarından da söz eder. Nevayi’nin başka eserleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında Münşeat, Nevayi’nin dönemi ve kendisi hakkında bazı bilgilere yer veren mektuplardan meydana gelmesi bakımından önemlidir.

 

Ayrıca Tarih-i Müluk-ı Acem ve Tarih-i Enbiya ve Hükema tarihi konulu eserlerindendir. Nevayi’nin Orta Asya’da ürünlerini veren Türk dilinin gelişmesinde büyük katkısı olmuştur. O, daha hayattayken, ünü ve eserleri Türk ülkelerine yayılmış bir sanatçıdır. Çağatayca yazmış olan bütün şairleri Nevayi’nin sanatı ve şöhreti geride bırakmış ve Nevayi’den sonra Çağatayca, "Nevayi dili" olarak anılmıştır.

Ayrıca, sanatçının gerek kendisinden sonra yaşamış olan Çağatay, gerekse Azeri ve Osmanlı sanatçıları üzerindeki etkisi yüzyıllar boyu sürmüştür. Öyle ki, kendisine nazireler yazan şairler olduğu gibi, ayrıca onun eserlerini okuyup anlamak için Çağatayca-Türkçe, Çağatayca-Farsça sözlükler de yazılmıştır.

 

 

Süleyman Çelebi:

 

15. yüzyıl mesnevileri söz konusu olduğunda ilk akla gelen Süleyman Çelebi ve ünlü eseri Vesiletü’n-Necat’tır. Yüzyılın başında Yıldırım Bayezid döneminde yaşadığı bilinen Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda çok az bilgi verilmektedir. Vesiletü’n-Necat adıyla bilinen Süleyman Çelebi’nin ünlü mevlidi, mevlid türünde yazılmış eserlerin en güzeli ve en ünlüsüdür. Bursa’da 1409 yılında yazılmıştır. Süleyman Çelebi, Mevlid’i yazarken daha önce yazılmış olan dini-tasavvufi eserlerden büyük ölçüde yararlanmıştır. Vesiletü’-Necat’ı yazarken, Süleyman Çelebi’nin örnek aldığı eserler arasında Aşık Paşa’nın Garib-name’si, Kadı Darir’in Siy

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir