Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / GENE KARAMSARLIK ÜSTÜNE- Yaşar Nabi Nayır

GENE KARAMSARLIK ÜSTÜNE- Yaşar Nabi Nayır

GENE KARAMSARLIK ÜSTÜNE- Yaşar Nabi  Nayır

 

« Moda inançların Baskısı» başlıklı yazımı söz konusu eden bir okurum gönderdiği mektupta Dostoyevski’yi, Baudelaire’i öne sürerek karamsarlığın övgüsünü yapıyor ve « nasıl olur da bu kadar büyük örnekleri hiç hatıra getirmeden gençleri karamsarlıktan korumak gerektiğini salık verebilirsiniz?» diye çıkışıyor.

 

Karamsarlığın dünya edebiyatına kazandırdığı büyük eserlerden söz açmak gerekirse kendisinin verdiği iki ad’a daha yirmisini, kırkını katıp karamsarlığa ateşli bir övgü yazmak işten bile değildir.

 

O yazımdaki küçük bir noktaya dikkat etmemek okurumu yanıltmış ve beni, her zaman savunduğum bir ilkeye, sanatçının işine karışmamak gerektiği ilkesine aykırı davranarak çelişmeye düşmekle suçlandırmaya kadar götürmüş. « Mizaç dediğimiz ruh yapısına bağlı bir karamsarlık var ki ona bir diyeceğimiz yok» demiştim o yazımda. Bu da gösterir ki, ruh yapısının zoruyla karamsar olan sanatçıların tutumuna bir dediğimiz yok. Daha doğrusu hiç bir sanatçıyı salt karamsar olduğu için kınadığımız yok. Sadece moda haline gelen bir karamsarlık merakının sanat üzerinde de, toplum üzerinde de zararlı etkileri olacağına dikkati çekmek istemiştik. Sanatçıya, şu ya da bu yolda eser vermezse hiçbir değer taşımayacağını söyleyerek gözdağı vermekle sanat üzerinde estirilen zoraki bir baskı havasının kötü etkilerinden söz açmak arasında, sanırım, büyük bir ayrım olsa gerek.

 

Şu yukarıdaki sözlerimi de ele alıp istenilen yana çekerek gene düşüncelerim arasında çelişmeler yakalamaya kalkışanlar çıkabilir diye bir noktayı daha açıklayayım. «Bakın bakın, ne diyor» diyebilirler, «karamsarlık merakı sanat yoluyla toplum üzerinde zararlı etkilerde bulunabilirmiş. Demek ki sanatın toplum üzerinde zararlı etkileri olabileceğine inanıyormuş. Yani sanatın toplum üzerinde iyi etkileri olmasından yanadır. Öyledir de ne demeye sanatçının topluma yararı olması gerektiğini savunanlara çıkışır?»

 

Boşuna tartışmalara meydan vermemek, vakit kaybetmemek için karşılığını hemen vereyim. Hiçbir zaman sanatın toplum üzerinde iyi ya da kötü etkileri olmadığını, olamayacağını savunmuş değilim. Tam tersine sanatın toplum üzerinde büyük etkileri olduğuna inanırım. Doğunun yeryüzü sevgisinden yoksun uyuşukluğunda Doğu sanatının etkisi bulunduğuna da inanırım. Batı uygarlığının ahlak yapısında Voltaire’lerin, Balzac’ların, Goethe’lerin, Dickens’lerin Tolstoy’ların büyük payları olduğundan şüphe etmem. Ama toplum üzerinde etkide bulunduğuna, bu etkinin yararlı olmasının da sanatçı hesabına bir erdem sayılması gerektiğine inanmakla sanatçının eserini meydana getirirken yalnız bu yararı göz önünde tutması gerektiği, bunu yapmazsa sorumlu olacağı kanısı arasında dağlar kadar ayrım olsa gerek. Hele kişi yararı da kendi bildiği gibi yorumlayıp daracık bir alanın içine sıkıştırdı mı, artık sanatçının özgürlüğünü oracıkta ayakları altına alıp koyun gibi boğazlamış olmaz mı?

 

Her zaman şunu söyledim: Bir eser sanat değeri taşıyorsa kendiliğinden topluma yararlı demektir. Hatta şu yada bu bakımdan zararlı gibi görünse bile. Ama bir eserin sanat değeri yanında topluma iyi yol gösterici bir yanı varsa o, sanatçı hesabına ayrı bir erdem sayılmalıdır.

 

Demek istiyorum ki, sanatın topluma yararlı olmasına karşı değilim, sanatın ille topluma yararlı olmasını, kendi yararı dışında eğitici bir yararı olmasını şart koşanlara karşıyım.

Çünkü her çeşit baskı sanatın özgürlüğünü yok eder. Bu baskı siyasal olabileceği gibi, estetik de olabilir. Nitekim geçen yazımızda ele aldığımız karamsar edebiyat modasında politikanın ne dereceye kadar payı olduğunu kestirmek güçtür. Ama işe politika karışmadan da, sanatçı birtakım moda akımların baskısı altında özgürlüğünü kaybedebilir, yanlış yollara saparak hem kendine hem de seslendiği topluma zarar verebilir. Sanatçıyı bu çeşit, gözle görülmez, elle tutulmaz baskıların kötü etkilerine karşı uyarmak, onun işine karışmak değildir, tersine işini tam bir özgürlük içinde görmesini dilemektir.

 

Bakın, örneğin bugün neşeli bir hava taşıyan, hatta acı gerçekleri alaycı bir eda içinde hafifleten eserler sırf güler yüzlü oldukları için nasıl küçümseniyor. Mizah hemen hemen edebiyat dışı edilmiştir. Oysa ki gerçek mizah için ne kadar zekaya, bilgiye ihtiyaç olduğunu bir düşünün.

 

Evet, biliyoruz, şu yirminci yüzyıl insanları çok acı çektiler, hala da çekiyorlar. Evet, insanlığın yarını hala karanlıklar içinde kalmakta devam ediyor. Bütün yürekler kaygılıdır. Güvenli, kararlı bir yaşamanın özlemini çekiyor bütün dünya. Doğru bütün bunlar, doğru ya, bu acılara sanat yolu ile yenilerini katmak, insanlığın zaten kararmış dünyasını sanatçıların elbirliğiyle biraz daha karartmak gerçekten şart mıdır, bunun tam tersine inanan, artık rahat uykularını, yaşama sevincini kaybetmiş kişileri arada bir olsun güler yüzlü bir sanatla avutmak isteyenler gerçekten büyük bir suç mu işliyorlar? 

 

Gerçekçilik adı altında sanatın yeni bir romantizm çağı yaşadığını ileri sürenler belki büsbütün yanılmıyorlar. Gözü yaşlı bir romantikliğin yerine yirminci yüzyıl sanatı belki gözü kuru bir romantiklik çeşidini koymuştur. Ama bu sanatın içinde dünyayı kara göstermek için gerçeklerin alabildiğine zorlandığı ve en kara günlerimizde bile yaşayışımızı aydınlatan neşe anlarının bile bile unutulduğu da doğru değil midir?

 

Evet, her şeye rağmen, içimizde sönmeyen ve en acı günlerimizde bile yaşamayı katlanılır kılan bir neşe ateşi var. Çok şükür var, yoksa onsuz ne olurdu halimiz? Kendi elleriyle canlarına kıyanlar herhalde bu ateşleri sönmüş kişiler olsalar gerek. Ama bir an için sönen bu ateşin yeniden tutuşmayacağını kimse ileri süremez. Nitekim ölümden kurtarılan intihar hastalarının hareketlerini tekrarladıkları pek seyrek görülür.

 

Dünyayı tozpembe gösterecek, bütün acı olayları gizleyecek bir edebiyat özlediğimiz sanılmasın. Yok, yok, öylesi de çekilmez bir şey olurdu. Sadece ufuklarımızı saran kapkara bulutların arasından seyrek de olsa bir sevinç güneşi yüzünü gösterdiği zaman büyük bir felakete uğramışız gibi sızlanılmasın, yeter. Türlü acılar, üzüntülerle dolup taşan bir ömür içinde sanatçı yaşama sevincini zaman zaman içinde duyuyorsa bunu söylemesi bir ayıp gibi yüzüne vurulmasın yeter.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir