Anasayfa / Sevdiğim Yazılar / DİLİMİZİN BAĞIMSIZLIĞI- Yaşar Nabi Nayır

DİLİMİZİN BAĞIMSIZLIĞI- Yaşar Nabi Nayır

DİLİMİZİN BAĞIMSIZLIĞI- Yaşar Nabi Nayır

 

Türk Dil Kurumu’nun Sekizinci Kurultayı dilimizin bağımsızlığına kavuşması sorununu yeniden günün konusu haline getirmiştir.

 

Ne yazık ki, Kurultayda bu konuda yapılan tartışmaların basınımızda sözü bile edilmedi. Holivud’un, ya da moda aleminin en önemsiz olaylarına sütunlar ayıran gazetelerimiz bu kurultayın çalışmalarına ancak birkaç satırla şöyle bir dokunup geçiverdiler. Oysa dilimizin bugünkü durumu ve geleceği toplumsal davalarımızın en başta gelenlerinden biri… Bir ulusun düşünce ve sanat hayatı dilinin gelişmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Dilleri yeteri kadar gelişememiş ya da başka dillerin baskısı altında kalarak bağımsızlığını kaybetmiş uluslarda düşünce hayatı da aksar, ancak bir aşamaya kadar gelişip orada saplanıp kalır.

 

Dil alanında bocalama devrelerini atlatıp kararlı bir duruma girmiş uluslar ilerleme yolunda en büyük engeli atlamış sayılabilirler. Bizim için de aynı şey söylenebilir mi? Ne gezer. Gazetelerimize. dergilerimize hele şöyle bir göz gezdirin. Ne kadar yazar varsa aşağı yukarı o kadar dil çeşidi ile karşılaşırsınız. Bir memlekette aydınların dil konusundaki tutumları arasında bu kadar büyük ayrılıklar olursa, orada artık bir dil davası bulunmadığı ileri sürülebilir mi?

 

Hep biliyoruz, bizim bu alanda bütün çektiğimiz atalarımızın dil konusunda büyük bir hataya düşmüş olmalarından ileri geliyor. Onlar daha doğrusu içlerinden duyup aydınlanma fırsatını bulan aydınları dinini ve uygarlığını benimsedikleri ulusların dillerini de baş tacı etmekte hiçbir sakınca görmemişler. Yalnız eksikliğini duydukları sözcükleri başka dillerden almakla yetinmemişler, kendi öz sözlerini beğenmeyerek, daha bir güzel ve çalımlı buldukları yabancı sözleri rahatça kullanmışlar, bunlardan ne kadar çok kullanırlarsa yazılarının o kadar zengin olacağını sanmışlar. Üstelik sözcük almakla da kalmamışlar, yabancı gramer kurallarını da birlikte benimsemişler, böylece büsbütün yapma, halkın anlamadığı acayip bir yazı dili meydana getirmişler.

 

Bu dilin acayipliği, konuşmak için ayrı, yazı için ayrı dil kullanmanın gülünçlüğü yüzyıllarca fark edilmemiş, aydınlar, edebiyatçılar halk dili ile yazı dilinin arasını biraz daha açmak için ellerinden geleni yapmışlar ve bunu büyük bir marifet saymışlar. Bu yolun çıkmazlığını sezen tek tük kişilerin ortaya çıkması ve dil alanındaki ters gidişe karşı bir hareketin başlaması tarihi yüzyılı aşmıyor. Bu hareket zaman geçtikçe bilinçleşip hızlanarak günümüze kadar geliyor. Savaş çetin olmuş, tarihi miras»a kutsal bir nitelik vermek isteyen, buna karşı gelenleri soysuzlukla suçlamaya kalkanların bütün direnmelerine, baltalamalarına rağmen hareket durmamış, her gün yeni yeni başarılar kazanarak devam etmiş. Ama gene de bu boşuna direnmeler ve baltalamalar yüzünden varabileceği, çoktan varması gereken hedefe hala ulaşamamış.

 

Ama bu açık gerçeği bütün aydınlara nasıl anlatmalı, bu yolda yapılacak daha çok işimiz olduğunu onlara nasıl kabul ettirmeli? Dilimizi bağımsızlığına kavuşturmakta en çok milli bilinç rol oynamak gerekirdi. Gel gör ki, ulusçuluğu yalnız tarihe ve geçmişin mirasına dört elle sarılmaktan ibaret sayan dar görüşlü aydınların geçmişin bütün hatalarını el sürülmez «mukaddesat" haline koymaktaki inatları ulusça yükselmenin ancak devrimci görüşü benimsemekle mümkün olacağına inananların gayretlerini çelmelemekten geri durmamıştır. Ne yalan söylemeli, şimdiye kadar özdil yolunda erişilmiş başarılardan cesaret alan bazı aşırı devrimcilerin dili yüzde yüz arıtmaya kalkışmaları da gerilikten yana olanların gücünü arttırmıştır.

 

Bundan da anlaşılacağı gibi bugün dil devrimcileri arasında bile tam bir görüş birliğine varılmış olmaktan çok uzağız. Bizce çalışmaları dağıtıp boşa çıkarmamanın tek çaresi ilkin varılacak amaç üzerinde birleşmektir. Yakın zamanlara kadar bu amacı «Halk dili ile yazı dili arasındaki ayrılığı kaldırmak» şeklinde özetleyebiliyorduk. Sonradan « Türkçede tek yabancı söz kalmayıncaya kadar savaşa devam" parolası çıktı. Gerçi bu akımı benimseyenler pek kalabalık olmamıştır. Ancak etkilerinin hayli büyük olduğunu da inkar edemeyiz. Ataç gibi güçlü bir güreşçi vardı başlarında.

Ataç’ın dil konusundaki tutumu, aşırılığı yüzünden bir bakıma zararlı olmuştur belki ama yazarları dil üzerinde titiz bir dikkatle ve Türkçe yazmaya zorlaması ile de dilimize elbette ki çok büyük yararlar sağladı. Yazıda her şeyden önce dile önem vermek gerektiği gerçeğini o öğretti bize. Aşırılıkları bile bu dikkati kamçılayıcı bir rol oynamıştır.

 

Ama aslını ararsanız yüzde yüz Türkçe bir dil olabilir miydi? Bence, ütopyaların -belki en soylusu ama- en büyüğüdür bu. Ataç yüzde yüz Türkçe olan yazılar yazmadı mı? Yazdı yazmasına ama, konularını da bu dile göre aradı ve hazırladı. Çeviriye geçti mi bir yana bıraktı bu dili. Çünkü onunla her istediğini anlatmaya imkan yoktu. Düşünün bakın: Bir roman yazacaksınız. Evin içini tasvir mi gerekiyor? Kullanacağınız sözcükler nelerdir? Pencere, cam, perde, dolap, karyola, iskemle, sandalye, kanepe, sedir, gardrop, sürahi, masa, şezlong v.s. v.s …. Yapı malzemesini ele alın: kiremit, tuğla, çimento, çivi, kereste, tahta, ahşap, kargir, alçı, parke, mermer v.s.

 

Balık adlarını sayın, kuş adlarını göz önüne getirin, denizcilik terimlerini mi istersiniz, türlü zanaatların özel sözlüklerini mi, hangi alana el atsanız öz Türkçenin yüzde onla yirmi arasında azlıkta kaldığını görürsünüz. Öte yandan dilde değiştirilmesi en güç sözlerin somut adlar olduğunu biliriz.

Evde yemeğini yapan kadına tencerenin, kepçenin, kevgirin, çaydanlığın adını kolay kolay değiştirtebileceğinize inanır mısınız? Olacak şey değil ya, değiştirtebildiğinizi farz edin, sözlüğünün yüzde yetmişi, sekseni yeni üretme ya da uydurma kelimelerle değiştirilmiş bir dilin asliyle ne ilgisi kalır ve ona canlı dil denilebilir mi? Dünya tarihinde henüz örneği bulunmayan bir devrimi bizim başarmaya kalkmamız aşırı bir iddiacılık olmaz mı? Başardığımızı kabul edelim. Vardığımız sonuç, tıpkı eskiden olduğu gibi, konuşma diliyle yazı dili arasında doldurulmaz bir uçurum açmaktan başka ne ifade eder? Osmanlıcaya bulduğumuz en büyük kusur bu değil miydi? Yunanlılar, eski çağlardan kalma katışıksız yazı dilini bırakıp edebiyatta halkın yabancı etkiler altında kalmış katışık dilini kullanmak zorunda kalmadılar mı?

 

Bütün mesele halk dili ile yazı dili arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmaktır. Bu işi başarmış olmaktan uzağız. İlkin yazı dilinde hedefimizin ne olduğunu belirteceğiz ve bütün gücümüzü hep birlikte o hedefe yürümeye harcayacağız. Büyük çoğunluğun üzerinde birleşebileceği tek hedef bence "halk dili ile yazı dilini birleştirmek" parolası olabilir. İyi ama, "halk dili" deyimiyle neyi anlıyorsunuz? diyeceksiniz. Parola üzerinde birleşilse bile "halk dili" deyiminin tarifinde ayrılıklar çıkmayacak mı?

 

Çok doğru. Gerçekten bu deyimi tanımlamak için elimizde bugün deliller yok. Bir halk dili sözlüğünden yoksunuz hala. Öteden beri söyler dururum. Bu alandaki tartışmaları kökünden söküp atmak için bilim metoduyla bir "halk dili sözlüğü" meydana getirmek Türk Dil Kurumu’nun başlıca görevi olmak gerekirdi. Şimdiye kadar ihmale uğramış olan bu işin bundan sonra önemle ele alınmasını beklemek hakkımız değil midir?

 

Halk Dili Sözlüğü, ancak halk ağzından yapılacak bol ve sabırlı derlemelerin dikkatle taranması yolu ile elde edilebilir. Halk derken de ya hiç okuma yazması olmayan, ya da en çok ilkokulu bitirmiş kimselerin söz dağarcıklarını kastediyoruz.

 

Halk diline yerleşmiş, sözleri değiştirmemek ilkesinde birleşirsek elbette ki halk diline yerleşmiş sözlerin neler olduğunu da bilmek zorundayız. Bunun için de ağızdan derlemeden başka yol yoktur.

Canım ne gereği var. Bugün yazdığımız dili halk bal gibi anlıyor demeyelim. Halkımız gazetelerimizin, radyolarımızın dilini ancak yarım yamalak anlıyor. Tıpkı üstünkörü bildiğimiz bir yabancı dille yazılmış bir metni anladığımız gibi.

 

Tabii sözü belki halk diline gelmiştir, ama "bittabi » dedik mi iş değişir. Fayda sözünü herkes anlar ama «bilistifade» için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bir yandan "sanat»ı «dörüt»e çevirmeye çalışırken bir yandan da «erkanı harbiye-i umumiye» demeye zorlanıyoruz. Bu bir dil kargaşalığı değil de nedir?

 

Dilini kargaşalıktan kurtaramamış bir ulusun düşüncede de, sanatta da, politikada da kargaşalıktan kurtulamamasını ben pek tabii buluyorum.

(Varlık, sayı: 458 – 1957)

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir